Hatay’da yaşayan 25 yaşındaki Barış Özbay’ın hikâyesini okuyunca insanın aklına ilk olarak telefon, bilgisayar ya da oyunlar gelmiyor. Gelmemeli de.

Çünkü karşımızda yalnızca gününün büyük bölümünü ekran karşısında geçiren bir genç yok. Kahramanmaraş merkezli depremlerde evini ve yakınlarını kaybetmiş, üniversite eğitimini yarıda bırakmış, zamanla dış dünyayla bağlarını azaltmış bir insan var.

Ve belki de Barış’ın hikâyesinin bize sorması gereken asıl soru şu:

Bir insan hayattan bu kadar uzaklaşırken biz nerede eksik kaldık?

Deprem binaları yıktı, bazı hayatları da sessizce durdurdu

6 Şubat depremlerinin üzerinden yıllar geçse de depremin insanlar üzerinde bıraktığı izleri yalnızca yeniden yapılan binalarla ölçemeyiz.

Bir şehri yeniden inşa edebilirsiniz.

Bir yolu yeniden yapabilirsiniz.

Bir evi yeniden yükseltebilirsiniz.

Ama insanın içindeki yıkım bazen çok daha uzun sürer.

Barış’ın yaşadıkları da bize bunu gösteriyor.

Deprem sonrası üniversitesini bırakması, zamanının büyük bölümünü evde geçirmesi, sosyal yaşamdan uzaklaşması ve temel kişisel bakımını dahi ihmal etmesi yalnızca “telefonla çok oynuyor” cümlesine indirgenmemeli.

Telefon burada belki de hikâyenin kendisi değil, hikâyenin görünen yüzü.

Asıl üzerinde durmamız gereken, bir insanın neden gerçek dünyadan bu kadar uzaklaşmak istediği.

“İstesem düzelirim ama istemiyorum” sözü üzerinde düşünmeliyiz

Barış’ın sözleri arasında en çarpıcı olanlardan biri şu:

“İstesem düzelirim ama istemiyorum.”

Bir başka cümlesinde ise yaşamak istemediğini söylüyor.

İşte bu noktada haberin magazinleştirilmemesi gerekiyor.

“İki aydır duş almıyor”, “bütün gün telefon oynuyor”, “evden çıkmıyor” gibi ayrıntılar merak uyandırabilir. Ancak insan hayatının böylesine hassas bir dönemini yalnızca şaşırtıcı ayrıntılardan ibaret görmek büyük hata olur.

Bu ifadeler yardım ihtimalinin, tedavi sürekliliğinin ve yakın takibin ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.

Bir kişinin hastanede üç ay tedavi görüp eve döndükten sonra ilaçlarını bırakması da başka bir soruyu beraberinde getiriyor:

Tedavi hastane kapısından çıkınca bitiyor mu?

Elbette bitmemeli.

Ruh sağlığı tedavisi yalnızca ilaç vermek değildir

Barış’ın anlattıklarından, hastaneden ayrıldıktan sonra tedaviyi sürdürmek istemediği anlaşılıyor.

Burada kolayca “Kendi istemiyor, ne yapılabilir?” demek mümkün.

Fakat mesele tam da burada başlıyor.

Ruhsal açıdan zor dönemlerden geçen insanların tedaviye devam edebilmesi için yalnızca reçete yeterli olmayabilir. Ailenin desteklenmesi, düzenli takip, sosyal hizmet desteği ve kişinin yeniden günlük yaşamla bağ kurmasını sağlayabilecek uzun vadeli bir plan da önem taşıyor.

Özellikle büyük bir afet yaşamış bölgelerde ruh sağlığı hizmetlerinin geçici değil, yıllara yayılan bir kamu politikası haline gelmesi gerekiyor.

Depremin üçüncü yılında hâlâ enkaz yalnızca sokaklarda aranıyorsa büyük resmi kaçırıyoruz.

Bazı enkazlar insanın içinde kalıyor.

Telefon sebep mi, sığınak mı?

Barış bütün gününü telefonla geçiriyor.

Bu nedenle hikâyesini yalnızca “telefon bağımlılığı” başlığı altında değerlendirmek cazip gelebilir.

Ancak burada dikkatli olmak gerekiyor.

Telefon, bilgisayar ve oyunlar bazı insanlar için dış dünyadan kaçışın aracı haline gelebilir. Bu durumda ekranı ortadan kaldırmak tek başına sorunu çözmeyebilir.

Çünkü telefon kapandığında kişinin karşısına hâlâ aynı yalnızlık, aynı travma ve aynı isteksizlik çıkabilir.

Bu nedenle yalnızca “Telefonu elinden alın, dışarı çıksın” yaklaşımı yeterli değildir.

Sorulması gereken soru şudur:

Barış neden dışarı çıkmak istemiyor?

Neden insanlarla görüşmek istemiyor?

Neden kendisine bakım yapmak dahi ona gereksiz geliyor?

Bu sorulara uzmanların yanıt vermesi gerekir.

Bizim yapmamız gereken ise uzaktan teşhis koymak değil, bu hikâyenin arkasındaki toplumsal sorunu görmek.

Bir annenin yükünü de unutmayalım

Hikâyede sessiz kalan bir başka kişi var: Anne Semra Özbay.

Depremde evini ve yakınlarını kaybetmiş bir anne, şimdi oğlunun yaşamdan kopuşuna tanıklık ediyor.

Bir yakının ruhsal ve fiziksel açıdan zor bir süreçten geçtiğini görmek aileler için de son derece yorucu olabilir.

Bu nedenle destek yalnızca Barış’a değil, aileye de verilmelidir.

Çünkü bakım veren kişinin de desteğe ihtiyacı vardır.

Toplum olarak çoğu zaman bütün sorumluluğu ailelerin omzuna bırakıyoruz.

“Annesi ilgilensin.”

“Babası sahip çıksın.”

“Ailesi ikna etsin.”

Peki aile tükendiğinde ne olacak?

İşte sosyal devlet tam da burada devreye girmeli.

Barış’ı seyretmek yerine anlamaya çalışmalıyız

Barış Özbay’ın hayatı sosyal medyada birkaç gün konuşulabilir.

İnsanlar onun odasını, telefon kullanımını, görüntüsündeki değişimi tartışabilir.

Sonra başka bir gündem gelir.

Başka bir video konuşulur.

Başka bir hikâye viral olur.

Ama Barış aynı evde yaşamaya devam eder.

Bu yüzden onun hikâyesinden çıkarılması gereken sonuç “Telefon gençleri mahvediyor” gibi kolay bir cümle olmamalı.

Asıl sonuç daha ağır:

Afet sonrası ruh sağlığı desteği uzun soluklu olmak zorundadır.

Bir insan hastaneden taburcu olduğunda hayat kendiliğinden normale dönmüyor.

Tedavi yalnızca hastane odasında değil, evde, mahallede ve günlük yaşamın içinde devam etmeli.

Ve en önemlisi…

Bir insan “yaşamak istemiyorum” diyorsa bunu sıradan bir cümle gibi geçip gidemeyiz.

Barış’ın hikâyesini konuşacaksak onu yargılamak, şaşkınlıkla izlemek ya da birkaç çarpıcı ayrıntıya indirgemek yerine şu soruyu sormalıyız:

Barış gibi kaç kişi daha kapalı kapıların ardında sessizce hayattan uzaklaşıyor?

Belki de asıl haber budur.