Bir kez daha Zonguldak… Bir kez daha maden ocağı… Bir kez daha patlama, feryat, gözyaşı ve geride kalan acılı aileler… Gelik'te yaşanan faciada üç madenci hayatını kaybetti, beş işçi yaralandı. Şimdi sormak gerekiyor: Ekmek parası kazanmak için yerin metrelerce altına inen insanlar, evlerine sağ salim dönmeyi umut etmekten başka ne istiyor?

Sabah evinden çıkarken eşine, çocuğuna, annesine ya da babasına “Akşam görüşürüz” diyen bir insanın, akşam evine dönememesinden daha büyük hangi acı olabilir?

Zonguldak'ın Kilimli ilçesine bağlı Gelik beldesinde yaşanan maden faciası, işte bu acı gerçeği bir kez daha yüzümüze çarptı.

Saatler 10.00'u gösterdiğinde yerin altında çalışan sekiz madenci, alın teriyle ekmeğini kazanmaya çalışıyordu. Ancak meydana gelen grizu patlaması, üç işçinin hayatına mal oldu.

Murat Bölükbaşı…

Recep Çolakoğlu…

Murat Kaya…

Üç isim. Üç hayat. Üç yarım kalan hikâye…

Ve geride kalan, hiçbir kelimenin teselli edemeyeceği aileler…

Peki, bu ülkede bir madencinin hayatı neden hâlâ böylesine büyük tehlikelerle karşı karşıya?

Elbette madencilik dünyanın en zor, en riskli mesleklerinden biri. Ancak tehlikeli olması, ölümlerin kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, riskin yüksek olduğu yerde denetimin de tedbirin de sorumluluğun da en üst seviyede olması gerekir.

Çünkü iş güvenliği bir tercih değil, zorunluluktur.

Bir madenci sabah evinden çıkarken ölüm ihtimalini değil, akşam evine götüreceği ekmeği düşünmelidir.

Bir anne oğlunun, bir çocuk babasının, bir eş hayat arkadaşının yolunu korkuyla gözlememelidir.

Artık yalnızca başsağlığı dilemek yetmez!

Her facianın ardından benzer cümleleri duyuyoruz.

“İnceleme başlatıldı.”

“Sorumlular araştırılıyor.”

“Hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet diliyoruz.”

Elbette başsağlığı dilemek de acıyı paylaşmak da önemlidir. Fakat asıl mesele, bir sonraki acının yaşanmaması için ne yapıldığıdır.

Gelik'teki patlamanın nedenleri ve varsa ihmaller, başlatılan adli inceleme sonucunda ortaya çıkacak. Henüz sonuçlanmamış bir soruşturmada kimseyi peşinen suçlamak doğru olmaz.

Ancak şu soruların cevap bulması gerekiyor:

Madendeki gaz ölçümleri düzenli ve yeterli şekilde yapılıyor muydu? Havalandırma sistemi gerekli güvenlik koşullarını sağlıyor muydu? İşçiler için bütün koruyucu tedbirler alınmış mıydı? Ocağın denetimleri ne zaman ve hangi kapsamda gerçekleştirilmişti?

Bu soruların cevapları yalnızca hayatını kaybeden madencilerin aileleri için değil, Türkiye'nin dört bir yanında yerin altında çalışan binlerce emekçi için de hayati önem taşıyor.

Çünkü hiçbir kömür parçası, hiçbir üretim hedefi, hiçbir ekonomik kazanç bir insanın hayatından değerli değildir!

Zonguldak yıllardır kömürle, emekle, alın teriyle anılıyor.

Bu şehrin insanları yerin karanlığından ekmek çıkarıyor. Ellerine kömür karası bulaşıyor ama o ellerle evlatlarının geleceğini kurmaya çalışıyorlar.

Ne acıdır ki bazen o karanlıktan çıkamıyorlar.

Ve yukarıda bir kapı açık kalıyor…

Bir sofra eksik kuruluyor…

Bir çocuk babasına sarılamıyor…

Bir anne telefonunun çalmasını bekliyor…

Hastane morgunun önünden yükselen feryatlar ise bize bir kez daha hatırlatıyor: Yaşanan her ölümün arkasında rakamlara sığmayacak kadar büyük bir insan hikâyesi var.

Üç canı yalnızca bir istatistik olarak görmeyelim!

Bugün haberlerde “3 ölü, 5 yaralı” diye okuduğumuz bu facianın gerisinde, hayalleri ve sevdikleri olan insanlar bulunuyor.

Biz gazeteciler için de görev yalnızca acı haberi duyurmak olmamalı.

Bu olayın nedenlerini sormalı, soruşturmanın sonucunu takip etmeli, varsa ihmallerin ortaya çıkarılmasını istemeli ve alınması gereken önlemleri gündemde tutmalıyız.

Çünkü unutulan her facia, aynı tehlikelerin sürmesine zemin hazırlayabilir.

Murat Bölükbaşı, Recep Çolakoğlu ve Murat Kaya'nın isimleri yalnızca bugünün haberlerinde kalmamalı.

Onların ardından sorulacak sorular, belki de yarın başka madencilerin hayatını kurtaracak.

Ve son sözüm şu:

Madenciler toprağın altından kömür çıkarmak için iniyor, tabutla çıkarılmak için değil!

Bu ülkenin emekçileri yalnızca çalışmak değil, yaşamak da istiyor.

Evlatlarının büyüdüğünü görmek, aileleriyle aynı sofraya oturmak, sabah çıktıkları evlerine akşam sağ salim dönebilmek istiyor.

Bu, bir ayrıcalık değil, en temel insan hakkıdır.

Hayatını kaybeden üç madencimize Allah'tan rahmet, ailelerine sabır, yaralı işçilerimize acil şifalar diliyorum.

Ama artık sadece rahmet dilemek istemiyoruz. Bir daha aynı acıların yaşanmadığı bir Türkiye istiyoruz!

Çünkü bir madencinin alın teri değerlidir.

Ama canı her şeyden değerlidir!