Adana'da bir ortaokul öğrencisinin, kendisi hakkında dedikodu yaptığını öne sürdüğü arkadaşını bıçakla yaralaması hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir olay. Henüz 6. sınıfa giden bir çocuğun okul çantasına kitaplarının yanına bıçak koyması, ardından arkadaşına saldırması yalnızca iki öğrenci arasında yaşanan bir tartışma olarak görülebilir mi? Yoksa çocuklarımızı göz göre göre şiddetin içine mi sürüklüyoruz?

Adana'nın Seyhan ilçesinde bulunan Aliye İzzet Begoviç Ortaokulu'nda yaşanan olay, insanın içini acıtıyor.

Henüz çocukluğunun en güzel yıllarını yaşaması gereken iki kız öğrenci...

Birisi hastanede, diğeri polis ekipleri eşliğinde Çocuk Şube Müdürlüğünde.

Üstelik bütün bunların nedeni, iddiaya göre, yalnızca bir dedikodu meselesi.

"Sen benim dedikodumu yaptın."

İşte bu sözlerin ardından bir çocuk, yanında getirdiği ekmek bıçağıyla arkadaşını kolundan yaralıyor.

Okulda eğitime bir gün ara veriliyor. Aileler endişeye kapılıyor. Çocukların güvenle eğitim görmesi gereken okul, bir anda korkunun adresi hâline geliyor.

Peki, biz ne zaman bu noktaya geldik?

Ne zaman çocuklarımız konuşarak çözebilecekleri meseleleri şiddetle çözmeye başladı?

Ne zaman bir arkadaş tartışmasının sonu hastanede bitecek kadar ağırlaştı?

Bir zamanlar çocuklar arasında küslükler yaşanırdı. Tartışmalar olurdu, arkadaşlıklar bozulurdu. Ertesi gün aynı sırada oturulur, belki de hiçbir şey olmamış gibi yeniden oyun oynanırdı.

Bugün ise bir tartışmanın ardından çantadan bıçak çıkabiliyor.

Elbette geçmişte de çocuklar arasında şiddet yaşanıyordu. Ancak geçmişte yaşananları gerekçe göstererek bugün karşılaştığımız tehlikeyi sıradanlaştıramayız.

Burada yalnızca bıçağı kullanan çocuğu konuşmak, asıl sorunu görmemek olur.

O çocuğun öfkesini yönetmeyi neden öğrenemediğini, yaşadığı bir anlaşmazlığı neden böylesine tehlikeli bir davranışla çözmeye kalkıştığını da sorgulamak zorundayız.

Çünkü çocuklar yalnızca okulda öğrenmez.

Evde gördüklerinden, televizyonda izlediklerinden, sosyal medyada karşılaştıklarından ve yetişkinlerin birbirlerine nasıl davrandığından da etkilenirler.

Bugün sokakta en küçük tartışmada kavga edenleri, trafikte birbirine saldıranları, sosyal medyada tehditlerle konuşanları görüyoruz.

Peki, bütün bunlara tanıklık eden çocuklara nasıl bir örnek oluyoruz?

Bir yandan çocuklarımıza saygıyı, sevgiyi ve hoşgörüyü öğütlerken diğer yandan yetişkinler olarak öfkeyle hareket ediyorsak, sözlerimizin ne kadar etkili olmasını bekleyebiliriz?

Anne babalara da öğretmenlere de önemli sorumluluklar düşüyor.

Çocuğumuzun karnesindeki notları merak ettiğimiz kadar ruh hâlini de merak ediyor muyuz?

Bugün okulda ne öğrendiğini sorduğumuz kadar, kiminle tartıştığını, neye üzüldüğünü, kime öfkelendiğini soruyor muyuz?

Çocuklarımızın çantasındaki eksik defteri fark ediyoruz da içlerinde büyüyen öfkeyi fark edebiliyor muyuz?

Burada eğitim sistemimizin de kendine sorması gereken sorular var.

Okullarda akademik başarıya verdiğimiz önemi çocukların psikolojik ve sosyal gelişimine de veriyor muyuz?

Rehberlik hizmetleri yeterince güçlü mü? Öğrenciler anlaşmazlık yaşadıklarında yardım isteyebilecekleri güvenli bir ortam bulabiliyor mu?

Daha da önemlisi, bir çocuğun evinden aldığı bıçağı okuluna götürmesine neden olan düşünceyi ve öfkeyi zamanında fark edebilecek bir iletişim kurabiliyor muyuz?

Şunu da unutmamak gerekiyor: Bu olayda bıçağı kullanan öğrenci de bir çocuk.

Yaptığı davranış elbette son derece ciddi. Ancak onu yalnızca suçlayarak, damgalayarak ya da toplumun önüne hedef olarak koyarak sorunu çözemeyiz.

Yaralanan öğrencinin hem fiziksel hem de psikolojik olarak iyileşmesi sağlanmalı. Saldırıyı gerçekleştiren çocuğun da neden böyle bir davranışta bulunduğu uzmanlar tarafından değerlendirilmeli.

Çünkü bugün doğru şekilde müdahale edilmezse yarın çok daha ağır sonuçlarla karşılaşabiliriz.

Bu olayın ardından yalnızca okulda güvenlik önlemlerinin artırılması yeterli olmayacaktır. Çocuklara öfke kontrolünü, empati kurmayı, sorun çözmeyi ve gerektiğinde yardım istemeyi öğretmek de gerekiyor.

Adana'da yaşananlar, hepimize çok önemli bir uyarıda bulunuyor.

Okullar çocukların korkarak gittiği değil, kendilerini güvende hissettiği yerler olmalıdır.

Bir annenin sabah çocuğunu okula gönderirken aklından geçen tek şey onun başarılı olması değil, sağ salim eve dönmesi de olmamalı.

Çünkü okul, bir çocuğun geleceğe hazırlandığı yerdir. Hayatta kalma mücadelesi verdiği yer değil.

Bugün Adana'da yaşanan olay yarın başka bir şehirde karşımıza çıkmadan harekete geçmeliyiz.

Çocuklarımızın yalnızca derslerine değil, kalplerine, korkularına, öfkelerine ve sessiz çığlıklarına da kulak vermeliyiz.

Çünkü bir çocuğun okul çantasından kitap yerine bıçak çıkıyorsa, ortada yalnızca bir disiplin sorunu yoktur. Hepimizin üzerinde düşünmesi gereken ciddi bir toplumsal sorun vardır.

Ve son olarak şunu sormak istiyorum:

Biz çocuklarımıza nasıl başarılı olacaklarını öğretmeye çalışırken, birbirlerine zarar vermeden nasıl yaşayacaklarını öğretmeyi mi unuttuk?