Hayat bazen insanı en ağır sınavlarla karşı karşıya bırakır. Kimi zaman bir evladın yokluğu, kimi zaman yıllarca aynı yastığa baş koyduğun hayat arkadaşının sessizliği çöker insanın yüreğine. Ama bazı insanlar vardır ki yaşadıkları acılara rağmen hayata tutunmanın, yeniden umut etmenin ve öğrenmenin bir yolunu bulur. İşte 75 yaşındaki Rukiye Aydemir’in hikâyesi de tam olarak böyle...

Bir Annenin Yüreğindeki Dinmeyen Sızı

Bir annenin yaşayabileceği en büyük acılardan biri, evladını toprağa vermektir. Çünkü anne için evlat, kaç yaşına gelirse gelsin hep çocuktur. Onun yokluğu ne zamanla unutulur ne de başka bir şeyle doldurulur.

Gaziantep’in Nizip ilçesinde yaşayan 75 yaşındaki Rukiye Aydemir de bu acıyı yaşamış bir anne.

Önce oğlunu kaybetmiş. Ardından Alzheimer hastalığına yakalanan eşine tam yedi yıl boyunca büyük bir fedakârlıkla bakmış. Bir gün hayat arkadaşını da kaybedince geriye hatıralar, özlem ve derin bir yalnızlık kalmış.

Düşünsenize...

Yıllarca aynı sofraya oturduğunuz, aynı evin içinde nefes aldığınız insanlardan biri bir daha kapınızı çalmayacak. Sesini duymak istediğinizde cevap alamayacaksınız. Bir anne olarak evladınızın mezarı başında duracak, söylemek istediğiniz onca sözü içinize atacaksınız.

İnsanın yüreği böyle bir acıyı nasıl taşır?

İşte Rukiye teyze, bu sorunun cevabını bize azmiyle gösteriyor.

75 Yaşında Başlayan Yeni Bir Yolculuk

Rukiye teyzenin hikâyesinde beni en çok etkileyen şey, 75 yaşında Kur’an-ı Kerim öğrenmesi değil. Asıl etkileyici olan, yaşadığı bütün kayıplara rağmen içinde hâlâ bir şeyleri öğrenme isteği taşıması.

Çünkü toplum olarak bazen insanlara yaş sınırları çiziyoruz.

“Bu yaştan sonra ne öğreneceksin?”

“Artık senin zamanın geçmiş.”

“Bu saatten sonra ne gerek var?”

Oysa insanın öğrenme isteğine yaş sınırı koymak, hayata açılan kapılardan birini kendi ellerimizle kapatmak değil midir?

Rukiye teyze, çocuklarının desteğiyle Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Aktif Yaşam ve Eğitim Merkezi'ne giderek bu kapıyı yeniden açmış.

Bir yıl önce başladığı eğitimde önce harfleri öğrenmiş, sonra Kur’an okumaya başlamış. Bugün ise sevdiklerinin mezarına gittiğinde Yasin-i Şerif okuyabilmenin huzurunu yaşıyor.

Onun için belki de en büyük mutluluk, yıllardır içinde taşıdığı bir isteği gerçekleştirebilmek.

Bazen Bir Dua, Bin Kelimeden Daha Fazlasıdır

Rukiye teyzenin söylediği bir cümle var ki insanın yüreğine dokunuyor:

“Eskiden mezarlığa gittiğimde çok duygulanırdım. Keşke ben de Kur’an okumayı öğrenseydim, sevdiklerimin mezarı başında bir Kur’an okuyabilseydim diye üzülürdüm.”

Bu sözlerde yalnızca Kur’an öğrenme isteği yok.

Bir annenin evladına duyduğu özlem var.

Bir eşin hayat arkadaşına duyduğu vefa var.

Yarım kalmış bir arzunun yıllar sonra gerçekleşmesinin verdiği mutluluk var.

Belki kimimiz için bir sayfa okumak sıradan bir alışkanlık olabilir. Ama Rukiye teyze için o sayfa, kaybettiği sevdiklerini anmanın ve inancıyla teselli bulmanın bir yolu.

Çünkü bazen insanın aradığı huzur, büyük değişimlerde değil, gönülden yaptığı küçücük bir duada saklıdır.

Yaşlılarımızın İhtiyacı Sadece Bakım Değil, Hayata Katılmak

Bu hikâyenin üzerinde durulması gereken bir başka yönü daha var.

Yaşlılık yalnızca fiziksel ihtiyaçların karşılanması gereken bir dönem değildir. İnsan hangi yaşta olursa olsun bir yere ait olmak, yeni şeyler öğrenmek, başkalarıyla sohbet etmek ve kendisini değerli hissetmek ister.

Rukiye teyzenin katıldığı eğitim merkezi de bunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Bazen bir kurs, dört duvar arasında yalnızlık yaşayan bir insanın yeniden sosyalleşmesini sağlar. Bazen yeni tanışılan bir arkadaş, uzun süredir sessiz kalan bir evin hüznünü hafifletir. Bazen öğrenilen tek bir harf bile insana yeniden başarmanın mutluluğunu yaşatır.

Bu nedenle belediyelerin yaşlılara yönelik eğitim, kültür ve sosyal yaşam çalışmalarını yalnızca birer hizmet olarak değil, toplumsal bir sorumluluk olarak görmesi gerekiyor.

Çünkü yaşlılarımıza verebileceğimiz en güzel hediyelerden biri, onların hâlâ hayatın içinde olduklarını hissettirmektir.

Öğrenmenin Yaşı Yok, Umudun da...

Rukiye teyze, “Kur’an-ı Kerim’i 75 yaşında öğrendim, okumanın yaşı yok” diyor.

Ne kadar sade ama bir o kadar güçlü bir cümle...

Hayatın bize ne getireceğini bilmiyoruz. Kimi zaman sevinçle, kimi zaman kayıplarla karşılaşıyoruz. Bazen en sevdiklerimizi uğurluyor, bazen hiç beklemediğimiz bir yalnızlığın içinde buluyoruz kendimizi.

Fakat hayat, yaşadığımız acılardan ibaret değil.

Her yaşta yeni bir başlangıç yapmak mümkün.

Yetmiş beşinde Kur’an öğrenmek de mümkün, altmışında okuma yazma öğrenmek de, sekseninde yeni bir hobi edinmek de...

Yeter ki insanın içinde küçücük de olsa bir istek, bir umut kalsın.

Rukiye teyzenin hikâyesinden çıkarılması gereken en önemli ders belki de şu:

İnsan, kaybettiklerini geri getiremez ama onların hatırasını yaşatırken kendisine yeni bir yaşam amacı bulabilir.

Bugün Rukiye teyze, oğlunun ve eşinin mezarını ziyaret ettiğinde eskisi gibi yalnızca okuyamamanın üzüntüsünü yaşamıyor. Artık öğrendiği ayetleri okuyabiliyor, dua edebiliyor ve bunun huzurunu hissediyor.

Ne evlat acısı biter ne de hayat arkadaşının özlemi...

Ama insan, acısıyla yaşamayı öğrenirken kalbine yeni bir pencere açabilir.

Ve bazen o pencere, 75 yaşında öğrenilen Kur’an-ı Kerim'in ilk harfiyle açılır.

Rukiye teyze bize yalnızca öğrenmenin yaşı olmadığını değil, insanın yüreğinde umut varsa hiçbir başlangıç için geç kalınmadığını da hatırlatıyor.

Kalemine değil, yüreğine dokunan hikâyeler vardır. Rukiye teyzenin hikâyesi de onlardan biri...