İnsan hayatı boyunca zihninde bir terazi taşır; bir kefesine iyi niyeti, diğerine ise hayatın getirdiği katı gerçekleri koyar. Çoğu zaman kendi içimizdeki iyiliği, nezaketi ve samimiyeti karşı tarafın da aynası sanırız. Güler yüze, tatlı bir dille atılan ilk adıma kanıp sınırlarımızı gevşetir, ruhumuzun Kapılarını sonuna kadar açarız. Peki, günün sonunda bizi asıl yanıltan şey karşı tarafın maskesi midir, yoksa o maskenin arkasına kendi ellerimizle çizdiğimiz o kusursuz portre mi? İşte insanoğlu, var olduğu günden beri bu paradoksun içinde gezinip durur.
Güler yüzlerin arkasında ne kadar samimiyetsizlik yattığını zamanla kavrıyoruz,o gülen yüzlerin aslında birer maske olarak kullanıldığı vicdan ve öz saygının da ayaklar altına alındığını bir kez daha görüyoruz.Özellikle uslupsuzluk olarak karşımıza çıkıyor bu güler yüzün altındaki saygısızlıklar her zaman kişinin kimliğinin uslup olduğuna inanlardanım ve kişinin gerçek yüzünün aslında yüzündeki gülümseme değil dilinden ve yüreğinden geçirdiği kelimeler ve davranışta olduğuna inanıyorum.
Hayata koşulsuz bir sevgiyle bakmak; doğayı, hayvanları, gökyüzünü ve güneşi hesapsızca kucaklamak harika bir erdemdir. Doğaya verdiğiniz hiçbir emek zayi olmaz; bir çiçeğe su verirsiniz büyür, bir sokak hayvanının başını okşarsınız sadakatle bakar gözlerinize. Ancak iş insana geldiğinde dengeler değişir. Bizler iyi niyetimizle karşı tarafa çiçekli bahçeler sunarken, sınır çizgilerimizi sırf hoșgörü uğruna esnettiğimizde, ne yazık ki bazı insanlar bu esnekliği bir davet; saygısızlığı ise bir hak olarak görür. Çamurlu ayakkabılarıyla o özenle büyüttüğümüz bahçeye basıp geçmekte hiçbir beis görmezler.
Aslında sorun, insanlara verdiğimiz ikinci şanslarda ya da affedici yapımızda değil; sınır kavramını "katılık" sanıp, iyiniyetin yanına güçlü bir "mesafe" koyamayışımızda yatıyor. Kendi iç dünyasını, nezaketini ve vicdanını geliştirememiş bireyler; esnek sınırları anlayış olarak değil, istismar edilecek bir zafiyet olarak algılarlar. Karşımızdakine yüklediğimiz olumlu anlamlar, onun gerçekliğiyle örtüşmediğinde yaşanan o büyük düş kırıklığı, aslında insanın insana değil, kendi beklentisine yenilmesidir.
Yine de üç günlük şu kısacık ömürde, nefes alıp verdiğimiz her anın değerini bilerek yaşamak, güzel ilişkiler biriktirmek istemek yanlış bir tercih değildir. Yanlış olan, herkesin bizimle aynı olgunlukta ve vicdanda olmasını beklemektir. İnsanlığı bütün olarak sevmek ile tek tek bireylere hak etmedikleri kredileri tanımak arasındaki o ince çizgiyi çekebildiğimiz gün, ruhumuz da o yıkımlardan korunacaktır. Çiçeklerimizi talan edenlere inat bahçemizi korumayı öğrenmeli; ama o bahçenin kapısını, anahtarın kıymetini bilmeyenlere asla ardına kadar açmamalıyız.