Antalya’nın Alanya ilçesinde yaşanan olay, yalnızca iki kuşa yönelik bir vahşet değil.
Aynı zamanda insanın canlıya bakışındaki ürkütücü bir kırılmanın göstergesi.
İddiaya göre bir kişi, iki kuşa yönelik son derece ağır şiddet eylemlerini cep telefonuyla kaydetti. Üstelik bununla da kalmadı, görüntüleri sosyal medyada paylaştı.
Burada insanın aklına ilk gelen soru şu:
Bir insan, savunmasız bir canlıya bunu yaptıktan sonra neden kameraya kaydeder?
Neden bunu başkalarına göstermek ister?
Neden yaptığı şeyden utanmak yerine bunu bir “gösteriye” dönüştürür?
İşte asıl ürkütücü olan nokta da burada başlıyor.
Şiddetin sadece uygulanması değil, teşhir edilmesi...
Bir canlının acısının görüntülenmesi...
Ve bunun sosyal medya üzerinden başkalarının önüne servis edilmesi...
Bugün sosyal medyada beğeni, izlenme ve dikkat çekme uğruna sınırların ne kadar zorlandığını sık sık görüyoruz. Ancak konu bir canlının yaşamına geldiğinde bunun adı artık “içerik üretmek” değildir.
Bu, vahşetin kayda alınmasıdır.
Bu, şiddetin normalleştirilmesidir.
Bu, “Bakın ben ne yaptım” diyerek kötülüğün sergilenmesidir.
Hayvanlara yönelik şiddet vakalarında yıllardır aynı tartışmayı yapıyoruz.
“Ceza yeterli mi?”
“Caydırıcılık var mı?”
“Bu kişiler neden tekrar tekrar benzer eylemlerde bulunabiliyor?”
Ancak mesele yalnızca ceza meselesi de değil.
Elbette hukuk gerekeni yapmalı. Hayvana yönelik şiddetin karşılıksız kalmadığı açık ve net biçimde gösterilmeli.
Ama toplum olarak da başka bir soruyu kendimize sormamız gerekiyor:
Biz ne zaman bir canlının acısını izlenecek bir görüntü gibi görmeye başladık?
Bir kuş küçük olabilir.
Bir kedi sokakta yaşıyor olabilir.
Bir köpek sahipsiz olabilir.
Ama bunların hiçbiri onların canını değersiz yapmaz.
Can, candır.
Acı, acıdır.
Korku, korkudur.
Bir canlı konuşamıyor diye acı çekmiyor değildir.
Kendini savunamıyor diye ona her şey yapılabilir değildir.
Asıl medeniyet, güçsüz olana nasıl davrandığımızla ölçülür.
Kendisinden daha zayıf bir canlıya eziyet eden kişinin gücünden değil, vicdanındaki eksiklikten söz edilir.
Daha da önemlisi, hayvana yönelik şiddeti “önemsiz” bir konu gibi görmek büyük bir hata.
Çünkü şiddet bir davranış biçimidir.
Bugün savunmasız bir hayvana yönelen acımasızlık, toplumun şiddete karşı duyarlılığı açısından da ciddi bir alarmdır.
Bu yüzden bu tür görüntüler karşısında sadece “yazık” deyip geçmek yetmez.
Soruşturmanın takip edilmesi gerekir.
Hukuki yaptırımların caydırıcı olması gerekir.
Sosyal medya platformlarının da şiddet içeren içeriklerin yayılmasına karşı çok daha hızlı ve etkili hareket etmesi gerekir.
Çünkü şiddetin görüntüsünü milyonlara ulaştırmak, şiddetin etkisini büyütür.
Bir başka tehlike de duyarsızlaşmadır.
İnsanlar her gün onlarca kavga, saldırı, eziyet ve ölüm görüntüsüyle karşılaşıyor.
Bir süre sonra ilk başta tepki çeken görüntüler sıradanlaşmaya başlıyor.
İşte buna izin vermemeliyiz.
Bir kuşun acısına da alışmamalıyız.
Bir kedinin tekmelenmesine de...
Bir köpeğin işkence görmesine de...
Çünkü şiddete alıştığımız gün, vicdanımızdan bir parça daha kaybederiz.
Alanya’da yaşanan bu olayın ardından şüpheli gözaltına alındı ve adliyeye sevk edildi.
Bundan sonrası hukukun işi.
Ama toplumun görevi burada bitmiyor.
Çocuklarımıza hayvan sevgisini öğretmek, çevremizde gördüğümüz şiddeti bildirmek ve hayvana eziyeti “küçük bir mesele” olarak görmemek zorundayız.
Çünkü mesele sadece iki kuş değil.
Mesele, nasıl bir toplum olmak istediğimizdir.
Ve bazen bir toplumun vicdanı, en savunmasız canlının gözlerinde kendini gösterir.