Bazı insanlar vardır; sahnede gülerken, izleyene de gülmeyi öğretir. Ama o gülüşün arkasında ne sakladıklarını kimse kolay kolay sormaz. Fatih Ürek tam da bu insanlardan biriydi. Türkiye onu neşesiyle, enerjisiyle, lafını esirgemeyen diliyle tanıdı. Oysa onun hikâyesi, kahkahadan çok önce başlamış bir hayatta kalma mücadelesiydi.
59 yaşında hayata veda eden Fatih Ürek’in ardından geriye sadece şarkılar, televizyon programları ve eğlenceli anlar kalmadı. Aynı zamanda, yoksulluğun, şiddetin ve yalnızlığın içinden çıkıp sahnede var olmayı başaran bir çocuğun hikâyesi kaldı.
Erzurum’da başlayan ve henüz bir yaşındayken Bursa’ya taşınan bu hayat, ne yazık ki masum bir çocukluk sunmadı. İşini kaybeden, alkolle mücadele eden bir baba; şiddetin gölgesinde ayakta durmaya çalışan bir anne… Küçük Fatih, daha oyun çağındayken korkuyla tanıştı. Öyle bir korku ki, bir anlığına bedenini bile felç etti. Bu ülkede “çocukluk” kelimesinin herkes için aynı anlamı taşımadığını bize bir kez daha hatırlatan bir hikâye bu.
Altı yaşında çalışmaya başlayan bir çocuktan söz ediyoruz. Kumaşçıda, mobilyacıda, züccaciyede, kuyumcuda… Hayatın ağır yükünü omuzlayan bir çocuk. O yaşta oyun oynayanlar vardı, o yaşta hayatta kalmaya çalışanlar da. Fatih Ürek, ikinci gruptaydı.
Ve tam da bu karanlığın içinde tiyatro çıktı karşısına. Bursa Devlet Tiyatrosu’nun önünde afişlere bakarak hayal kuran bir çocuk… Cesaretini toplayıp içeri girdiğinde, hayatının yönü değişti. O formu veren kişinin ileride Erkan Can olacağını kim bilebilirdi? Sahne, onun için sadece bir sanat alanı değil; bir sığınaktı. Kendisi olabildiği, nefes alabildiği bir yerdi.
Ama sahne bile her şeyi kolaylaştırmadı. Rol gereği giyilen kıyafetler, alınan kaşlar, evde yeni bir şiddetin bahanesi oldu. Yine de vazgeçmedi. Belki de onu ayakta tutan şey tam olarak buydu: Vazgeçmemek.
Gazinolara uzanan yol, İstanbul sahneleri, albümler, televizyon… “Yaktı Yaktı” ile gelen şöhret, Fred Çakmaktaş karakteriyle ekranlara taşan farklılık… O artık herkesin tanıdığı bir yüzdü. Ama şöhret de onu hiç es geçmediği sınavlardan muaf tutmadı. Sağlık sorunları, ölümle burun buruna geldiği ameliyatlar, uzun iyileşme süreçleri… Hepsinden bir şekilde çıktı.
Televizyon programlarında izlediğimiz o esprili, zaman zaman sert ama samimi adam; aslında hayatın onu sertleştirdiği bir yerden konuşuyordu. Belki de bu yüzden bu kadar gerçekti. Belki de bu yüzden sevildi.
Fatih Ürek’in hikâyesi bize şunu söylüyor: Neşe bazen doğuştan gelmez. Bazen inşa edilir. Acıların içinden, düşe kalka, her seferinde biraz daha güçlenerek…
O artık aramızda değil. Ama bu ülkede, çocuk yaşta hayata tutunmak zorunda kalan herkes için onun hikâyesi bir iz bıraktı. Sahnedeki kahkahaları kadar, o kahkahanın arkasındaki direnişi de hatırlamak gerekiyor.
Çünkü bazı insanlar sadece eğlendirmez.
Bazı insanlar, yaşadıklarıyla sessizce ders verir.
Fatih Ürek de onlardan biriydi.

YORUMLAR