Ortada bir suç iddiası olabilir. Çocuk bir eşofman almış, belki alıp kaçmış, belki geri dönmüş. Bunların hepsi hukukun ve sosyal hizmetlerin değerlendirmesi gereken konular. Ancak kesin olan tek şey şu: Bir çocuğu bağlamak, teşhir etmek, korkutmak ve bunu kayda alıp yaymak hiçbir koşulda “hak arama” değildir. Bu, açıkça şiddettir. Üstelik güçsüz olana yönelmiş, sistematik ve aşağılayıcı bir şiddet.
Asıl düşündürücü olan, bu sahnenin yaşanırken çevredeki yetişkinlerin suskunluğu. İpler bağlanırken, telefonlar kayıttayken, çocuğun korkuyla hareketsiz beklediği anlarda kimse “dur” dememiş. Toplum olarak tam da burada sınıfta kalıyoruz. Suç işlediğini düşündüğümüz bir çocuk olduğunda, onu adalet sistemine değil, linç refleksine teslim etmeyi normalleştirdiğimiz noktada büyük bir sorun başlıyor.
Bir çocuğun suça sürüklenmesi, her zaman arkasında daha büyük bir ihmali barındırır. Yoksulluk, aile sorunları, ihmal, istismar, eğitim eksikliği… Bunların hiçbirini görmeden sadece sonucu cezalandırmaya kalktığınızda, çözüm üretmiş olmazsınız. Aksine yeni travmalar yaratırsınız. Bugün o çocuğun psikolojisinde açılan yaranın sorumluluğu sadece üç esnafa değil, bu görüntülere sessiz kalan herkese aittir.
Devletin refleksi doğruydu; çocuk koruma altına alındı, esnaf gözaltına alındı. Hukuk işleyecek. Ama mesele sadece adli boyutla kapanmamalı. Bu olay bize şunu bir kez daha gösterdi: Çocuklarla ilgili meselelerde hâlâ “cezalandırma” ile “koruma” arasındaki farkı kavrayamıyoruz. Bir çocuğu bağlamayı meşru gören zihniyet, yarın çok daha ağır tabloların da kapısını aralar.
Adalet, iplerle sağlanmaz. Güvenlik, korkutarak kurulmaz. Hele söz konusu olan bir çocuksa, vicdan susmamalı. Çünkü bugün bağlanan o çocuk, yarın bu toplumun içinde yaşayacak. Ona ne öğrettiğimiz, aslında kendimize nasıl bir gelecek bıraktığımızın en net göstergesi.