Ahtapotlar, denizlerin derinliklerinde yaşayan zarif canlılardır. Ama zarifliklerinin arkasında öyle bir annelik öyküsü yatar ki, anlatmak için kelimeler yetmez. Dişi ahtapot, yumurtalarını bir kaya yüzeyine özenle dizer. Sonra onların başında beklemeye başlar… Gecesiz, gündüzsüz. Yemeden, içmeden. Haftalar, bazen aylar boyunca.
Gözünü yumurtalarından bir an bile ayırmaz. Küçük dokunaçlarıyla onları temizler, üzerine oksijenli su dalgaları üfler. Neden mi? Çünkü her bir yumurta, onun canı kadar kıymetlidir. Onları hayata hazırlamak için kendini adar. Ama bu adanmışlık, sonunda onunla birlikte biter.
Dişi ahtapot, yavrular yumurtadan çıkana kadar kendini tüketir. Beslenmez. Enerjisi tükenir. Ve çoğu zaman, yavrular denize karıştığında, o hayatını kaybeder. Sessizce. Kimse görmez, kimse alkışlamaz. Ne bir heykeli dikilir ne de bir kitapta adı geçer. Ama o, bir canı değil yüzlercesini hayata taşımıştır.
Ahtapotun anneliği, fedakârlığın en yalın, en saf halidir.
Biz insanlar, anneliği çoğu zaman sadece bir kavram gibi görürüz. Oysa ahtapot bize hatırlatır: Annelik, bazen kendinden vazgeçmektir. Bazen hiç karşılık beklemeden vermektir. Bazen sesini bile çıkarmadan bir ömrü adamak demektir.
Kimi anneler hayattayken görünmezdir, kimi sessizdir, kimi yalnız… Ama hiçbiri sevgisiz değildir. Ahtapot anneler gibi onlar da hayatı bize sunmak için kendi yaşamlarından vazgeçer. Ve belki de dünyadaki en güçlü cümle, hiç kurulmamış olanıdır: “Sen yaşa diye ben durdum.”
Yorumlar