Hepimiz aynı cümleyi tekrar eder olduk: “Zaman nasıl da hızlı geçiyor!” Daha dün yeni bir yıla adım atıyorduk, bugün yılın sonuna yaklaşmışız. Çocukluğumuzda sonsuzmuş gibi gelen günler, artık elimizden kayıp giden birer su damlası gibi… Peki bu hız sadece takvim yapraklarının çevrilmesi mi, yoksa bereketimizi de beraberinde götüren görünmez bir el mi?
Eskiden Zaman Dolu Dolu Akardı
Büyüklerimizden sık sık duyarız: “Bizim zamanımızda günler bereketliydi, bir günde üç iş yapılırdı.” Haklılar da… Çünkü vakit, sadece saatlerin ilerlemesi değil; ruhun, emeğin ve huzurun iç içe geçtiği bir akıştı. Şimdi ise teknolojinin, telaşın ve modern hayatın hızına kapıldıkça günler kısalıyor, bereket azalıyor.
Hızın İçinde Kaybolan Ruh
Sabah kalkıyoruz, işe koşuyoruz, telefon ekranlarında kayboluyoruz. Gün bitiyor ama geriye ne kalıyor? Ne huzur, ne de tatmin… Zamanı hızlandıran aslında biziz; yetişmeye çalıştığımız işler, kıyasladığımız hayatlar, hiç bitmeyen hedefler… Tüm bunlar zamanı bereketten çalıyor.
Bereket Sadece Sofrada Değil
Bereket deyince aklımıza çoğu zaman sofralar geliyor. Oysa bereket, zamanın içindedir. Bir sohbetin bereketi, bir yürüyüşün huzuru, bir anın kıymeti… Zaman hızlı aktıkça o bereketi hissedemiyoruz. Anlamı olmayan koşturmalar, aslında elimizden çalınan sessiz bir hazine.
Yavaşlamanın Gerekliliği
Belki de yapmamız gereken, zamanı yavaşlatmak değil; içindeki bereketi fark etmektir. Telefonu bir kenara bırakmak, sevdiklerimizin gözlerine biraz daha uzun bakmak, küçük bir işin arkasındaki emeği görmek… İşte o zaman zamanın bereketini geri kazanabiliriz. Çünkü bereket, hızda değil; farkındalıkta saklıdır.
Zamanın Çaldıkları
Zaman hızlı akarken sadece günler değil, hayatın tadı da elimizden kayıyor. Anılarımıza bakınca, “Ne çabuk geçti?” diye hayıflanıyoruz. Oysa mesele geçmesi değil; dolu dolu yaşanıp yaşanmadığı… Bereketi olmayan zaman, geriye sadece boşluk bırakıyor.

YORUMLAR