Konya’da bebek arabasıyla sokakta yürüyen başörtülü bir kadına yönelik hakaret ve saldırı iddiası, yalnızca iki kişi arasında yaşanan sıradan bir tartışma olarak görülemez. Bu olay, insanların yaşam tarzları, kıyafetleri ve inançları nedeniyle hâlâ hedef alınabildiğini gösteren son derece düşündürücü bir örnektir.
İddiaya göre 28 Temmuz 2026 tarihinde bebeğiyle yürüyen Aylin Altuntaş’a yaklaşan Refika Beyza Yakargüneş, başörtüsü ve çocuk sahibi olması üzerinden aşağılayıcı ifadeler kullandı. Bir annenin bebeğini işaret ederek “Daha fazla üremeyin” denilmesi, yalnızca hakaret değildir. Bu sözler, bir insanın varlığına, anneliğine, inancına ve toplum içindeki yerine yönelik açık bir tahammülsüzlüğü ortaya koymaktadır.
İnsanların başörtülü, başı açık, muhafazakâr ya da seküler olması kimseye onları küçümseme, dışlama veya tehdit etme hakkı vermez. Demokratik bir toplumda farklı yaşam biçimleri bir tehdit değil, toplumsal hayatın doğal bir parçasıdır. Bir kişi başkasının kıyafetinden, inancından veya hayat tercihinden rahatsız olabilir. Ancak bu rahatsızlık hakarete, aşağılamaya ve fiziksel saldırıya dönüştüğü anda mesele kişisel görüş olmaktan çıkar, adli bir vakaya dönüşür.
Konya Cumhuriyet Başsavcılığının olayla ilgili “Halkı Kin ve Düşmanlığa Alenen Tahrik Etme”, “Hakaret” ve “Kadına Karşı Kasten Yaralama” suçlarından soruşturma başlatması önemlidir. Şüphelinin sulh ceza hâkimliğine sevk edilmesinin ardından “Kadına Karşı Kasten Yaralama” suçundan tutuklanması, olayın adli makamlar tarafından ciddi biçimde ele alındığını göstermektedir.
Elbette bir kişi hakkındaki kesin hükmü mahkemeler verir. Soruşturma tamamlanmadan ve yargılama yapılmadan kimse suçlu ilan edilemez. Ancak ortaya atılan ifadeler ve saldırı iddiası doğruysa, burada üzerinde durulması gereken çok daha büyük bir sorun vardır: İnsanların farklı olanı düşman olarak görmesi.
Bugün bir kadın başörtüsü nedeniyle hedef alınırsa, yarın başka bir kadın kıyafeti, düşüncesi, yaşam biçimi veya kimliği nedeniyle hedef alınabilir. Nefret ve tahammülsüzlük, yalnızca yöneldiği kişiye zarar vermez. Toplumun tamamını zehirler, insanları birbirinden uzaklaştırır ve birlikte yaşama iradesini zayıflatır.
Üstelik olayın bir annenin ve bebeğinin yanında yaşandığı iddiası, meseleyi daha da ağırlaştırmaktadır. Hiçbir çocuk, annesinin sokakta aşağılandığı veya saldırıya uğradığı bir ortamda büyümemelidir. Sokaklar, parklar ve toplu yaşam alanları herkes için güvenli olmalıdır.
Kadına yönelik şiddet yalnızca aile içinde veya yakın ilişkilerde meydana gelen saldırılardan ibaret değildir. Sokakta bir kadını kıyafeti, inancı veya yaşam tercihi nedeniyle hedef almak da kadına yönelik şiddetin bir başka yüzüdür. Bu nedenle şiddete karşı çıkarken mağdurun kimliğine veya dünya görüşüne göre tavır belirlenmemelidir.
Başörtülü bir kadına yapılan saldırıya sessiz kalan, başı açık bir kadına yönelik saldırıya karşı da inandırıcı biçimde mücadele edemez. Şiddetin mağduru seçilmez. İnsan onuru da siyasi veya ideolojik tercihlere göre savunulmaz.
Konya’da yaşandığı belirtilen olay, hepimize önemli bir sorumluluk yüklüyor. Farklılıklarımızı düşmanlık sebebi olarak değil, birlikte yaşama kültürünün bir parçası olarak görmeliyiz. İnsanların ne giydiğine değil, birbirlerine nasıl davrandığına bakmalıyız.
Bir başörtüsüne yöneltilen nefret, aslında toplumun ortak vicdanına yöneltilmiş bir saldırıdır. Verilmesi gereken mesaj açıktır: Hiç kimse kıyafeti, inancı, anneliği veya yaşam biçimi nedeniyle aşağılanamaz. Hiç kimse bir başkasının bu ülkede yaşama ve var olma hakkını sorgulayamaz.
Hukuk gereğini yaparken toplum da kendi vicdan muhasebesini yapmalıdır. Çünkü gerçek mücadele yalnızca suç işlendikten sonra ceza vermek değil, insanları bu tür bir nefrete sürükleyen anlayışı ortadan kaldırmaktır.
Yorumlar