Bazı haberler vardır, okursunuz ve içinizde bir şey kırılır.
Yenidoğan bir bebeğe şiddet uygulandığına dair o görüntüler de onlardan biri. Konuşamayan, kendini savunamayan, ağlamaktan başka silahı olmayan bir bebeğe uzanan o el, yalnızca bir çocuğa değil; insanlığa vurulmuş bir darbeydi.
Bu olay “bir hemşirenin suçu” diye geçiştirilemez. Bu, tekil bir öfke anı değil; çok daha derin, çok daha ürkütücü bir sorunun dışa vurumudur. Çünkü o el, bir hastanede, bir üniformanın içinden çıktı. Güvenin olması gereken yerde korku, şefkatin olması gereken yerde şiddet vardı.
Burada asıl soru şu:
O bebeğin yerine kendi çocuğumuzu koyduğumuzda hâlâ bu olayı sıradan bir “adli vaka” olarak görebilir miyiz?
Bir yenidoğan, dünyaya geldiği ilk günlerde annesinin kalp atışını tanır. Sıcaklığa, sese, dokunuşa duyarlıdır. O ilk temaslar, bir insanın hayata bakışının temelini oluşturur. Şimdi düşünün: Hayata gözlerini açtığı yerde şiddetle tanışan bir çocuk, bu dünyaya nasıl güven duysun?
Elbette herkes aynı kefeye konamaz. Binlerce sağlık çalışanı gece gündüz, kendi çocuğunu bırakıp başkasının çocuğuna şefkat olurken; tek bir kişinin yaptığı kötülük, koskoca bir mesleğin üzerine gölge düşürüyor. Ama tam da bu yüzden susmamak gerekiyor. Çünkü sessizlik, kötülüğün en sevdiği ortamdır.
Bu olay bize şunu söylüyor:
Denetim şart. Eğitim şart. Psikolojik yeterlilik şart.
Ve en önemlisi; merhamet, bu mesleğin olmazsa olmazıdır.
Bir bebeğe vurmak, “kontrol kaybı” değildir. Bu, kontrolsüzlüğe göz yummaktır. Ve her göz yumulduğunda, bir sonraki bebeğin kaderi biraz daha karanlık olur.
Adalet elbette yerini bulmalı. Ama asıl mesele cezadan sonra başlıyor. Çünkü bu olay unutulursa, bir süre sonra “yine” yaşanır. Unutulmazsa, belki bir bebeğin daha canı yanmaz.
Bazı haberler vardır, geçip gitmez.
Bu da onlardan biri.
Çünkü o bebek sustu…
Ama biz susarsak, insanlığımız da susar.

YORUMLAR