Bayram sabahları bir başkaydı eskiden…
Alarm sesiyle değil, mutfaktan gelen tepsi sesleriyle uyanırdık. Anneler sabahın ilk ışığında kalkar, evin içine mis gibi börek kokusu yayılırdı. Yeni alınmış ayakkabılar yatağın kenarında durur, çocuk heyecanıyla gece bile uyuyamazdık. Şimdi düşününce anlıyoruz; bizi mutlu eden şey aslında pahalı sofralar ya da gösterişli hediyeler değilmiş. Birlikte olmanın huzuruymuş.
Eskiden bayramlar daha yavaştı. İnsanlar acele etmezdi. Kapılar kilitlenmez, komşular habersizce birbirine uğrardı. Büyüklerin elleri öpülür, küçüklere harçlık verilirken yüzlerde gerçek bir tebessüm olurdu. Şimdi mesajlarla kutlanan bayramlar var. Bir “iyi bayramlar” yazıp geçiyoruz çoğu zaman. Oysa eskiden bayram demek yol demekti, kalabalık sofralar demekti, özlenen akrabaların sesini duymak demekti.
Mahallelerde çocuk sesleri yankılanırdı. Şeker toplamak için kapı kapı dolaşır, poşetlerimizi gururla birbirimize gösterirdik. Hangi ev çikolata verdi, hangi ev kolonya döktü hepsini ezberlerdik. Şimdi apartmanlarda birbirini tanımayan insanlar yaşıyor. Aynı katta oturup bayramlaşmayan komşular var.
Belki de en çok samimiyeti özlüyoruz. O eski bayramlarda insanların birbirine ayırdığı zamanı özlüyoruz. Telefonların olmadığı, fotoğraf çekmek yerine anı yaşamayı bildiğimiz günleri özlüyoruz. Büyüklerimizin sesi hâlâ kulağımızda… Sofrada eksilen sandalyeler, artık sadece anılarda kalan kahkahalar insanın içini burkuyor.
Yine de bayramların ruhu tamamen kaybolmadı belki. Bir çocuk seviniyorsa yeni kıyafetine, bir anne mutfakta telaşla hazırlık yapıyorsa, bir dedenin yolu gözleniyorsa hâlâ umut vardır. Çünkü bayram dediğimiz şey aslında takvimdeki bir gün değil; insanın içindeki özlem, sevgi ve birlik hissidir.
Ve galiba büyüdükçe şunu daha iyi anlıyoruz:
Biz en çok eski bayramlarda kalan kendimizi özlüyoruz…

YORUMLAR