Hayatın en ağır yükü nedir diye sorsalar, birçok insanın vereceği cevap aynıdır: Evlat acısı.
Hatay’da yaşayan Kader Bük’ün hikâyesi de tam olarak bunu anlatıyor. Lösemi nedeniyle 10 yaşındaki kızını kaybeden bir annenin yaşadığı acıyı hiçbir kelime tarif edemez. Böyle bir boşluğu ne zaman doldurabilir ne de başka bir şey onun yerini alabilir.
Ancak insan, yaşamaya devam edebilmek için bazen beklenmedik yerlere tutunuyor.
Kader Bük’ün tutunduğu dal ise küçük bir kuzu oldu.
İlk bakışta sıradan bir hayvan sevgisi gibi görülebilir. Oysa mesele bundan çok daha derin. O kuzu, her sabah kalkması için bir sebep, konuşabileceği sessiz bir dost, mezarlığa giderken yalnız bırakmayan bir yol arkadaşı olmuş.
Belki de bu hikâyede en dikkat çekici ayrıntı, kuzunun sahibinin peşinden bir an olsun ayrılmaması değil; acının insanı nasıl farklı şekillerde iyileştirmeye çalıştığını göstermesi.
Psikologlar yıllardır hayvanlarla kurulan bağın yas sürecini hafifletebildiğini anlatıyor. Çünkü hayvanlar yargılamaz, sorgulamaz, sadece varlıklarıyla insana eşlik eder. Bazen en büyük ilaç da budur.
Toplum olarak çoğu zaman güçlü görünmeye çalışıyoruz. Oysa iyileşmek, bazen ağlayabilmekte, bazen bir ağacın gölgesinde oturabilmekte, bazen de bir kuzunun peşinizden gelmesinde saklı olabiliyor.
Kader Bük’ün hikâyesi bize hayvan sevgisinden çok daha fazlasını anlatıyor. Acının tamamen geçmediğini ama sevginin insana yeniden nefes aldırabildiğini gösteriyor.
Belki de hayatın en önemli gerçeği tam burada gizli…
Bazı yaralar kapanmaz. Ama o yaralarla yaşamayı öğreten küçük mucizeler vardır. Kimi zaman bir insan, kimi zaman bir dost, kimi zaman da sessizce peşinizden yürüyen bir kuzu…

YORUMLAR