Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Melih Kadir Efe

Vicdan mı, Duygu Sömürüsü mü?

Bir tramvay yolculuğu… Günlük hayatın sıradan akışı… Kimse kimseye bakmaz, herkes kendi telaşında. Ta ki biri ortaya çıkıp “Oğlum akciğer kanseri” diyene kadar. İşte o an, tüm gözler oraya çevrilir. Çünkü bu ülkede merhamet hâlâ güçlü bir refleks. Belki de en güçlü duygumuz.

Eskişehir’de yaşanan olay tam olarak bunu gösterdi. Akciğer kanseri iddiasıyla dilenen bir kadın, yetişkin oğlunun yüzüne takılı bir solunum maskesiyle tramvayda para istiyor. Maskenin çalışıp çalışmadığı, iddianın gerçek olup olmadığı ise kimsenin ilk anda sormaya cesaret edemediği sorular.

Ta ki biri sorana kadar…

Bir öğretmen, bir yolcu, bir vatandaş… Muhammed Taha Özdemir. O soruyu sorduğu anda tartışma başladı. “Bu cihaz çalışıyor mu?”, “Akciğer kanseri CPAP ile tedavi edilir mi?” gibi basit ama rahatsız edici sorular… Ve işte tam burada toplum olarak en zayıf noktamızla yüzleştik.

Merhamet mi, Duygu Sömürüsü mü?

Kimse akciğer kanseriyle mücadele eden gerçek hastaları sorgulamak istemez. Kimse “ya yalan söylüyorsa” demek istemez. Çünkü böyle bir ihtimali düşünmek bile vicdan sızlatır. Ancak tam da bu yüzden, merhamet duygusu istismara en açık alan haline gelir.

CPAP cihazı uyku apnesi için kullanılır. Bunu bilen bilir, bilmeyen de uzmanına sorar. Ama tramvayda, kalabalığın ortasında, gözlerin dolu dolu bakışları arasında kim teknik bilgiye kulak verir? O an devreye sadece duygu girer.

İddialar doğruysa, burada sorun sadece bir dilencilik meselesi değil. Burada asıl mesele, hastalıkların bir araç haline getirilmesi, gerçek hastaların hikâyelerinin değersizleştirilmesi ve toplumun vicdanının aşındırılmasıdır.

İtiraz Eden Neden Suçlu Olur?

Olayın en çarpıcı kısmı ise itiraz edenin hedef haline gelmesi. “Dolandırıyorsunuz” diyen öğretmenin uyuşturucu kullanmakla suçlanması, tehdit edilmesi, hakarete uğraması… Tanıdık bir refleks bu. Suçlanan, suçu bastırmak için daha yüksek sesle suçlar.

Toplum olarak da benzer davranıyoruz. Biri çıkıp rahatsız edici bir gerçeği dile getirdiğinde, hemen susturmak istiyoruz. Çünkü sorgulamak huzursuz eder. Çünkü sorgulamak konforumuzu bozar.

Oysa sorgulamak kötülük değildir. Körü körüne inanmak da iyilik değildir.

Asıl Zarar Kime?

Bu tür olayların en büyük zararı, gerçekten hasta olanlara. Gerçekten çocuğu kanserle mücadele eden annelere. Gerçekten solunum cihazına muhtaç insanlara. Bir gün gerçekten yardıma ihtiyacı olan biri, bu tür örnekler yüzünden görmezden gelinirse, bunun vebali kimin olacak?

Sosyal medyada “Bırakın dilensin, ne olacak?” diyenler var. Ama mesele para değil. Mesele gerçeğin aşınması. Mesele güven duygusunun erimesi.

Yetkililere Düşen Sorumluluk

Bu noktada topu sadece vatandaşa atamayız. Zabıta, polis, sosyal hizmetler… Herkesin sorumluluğu var. Gerçekten hasta mı? Gerçekten tedavi görüyor mu? Kullanılan cihaz çalışıyor mu? Bunları sormak merhametsizlik değil, aksine toplumsal adaletin gereğidir.

Sosyal medya bir linç alanı değil, bir uyarı mekanizması olarak kullanıldığında anlamlıdır. Bu olayda da en azından bir soru soruldu: “Biz neye inanıyoruz?”

Belki de artık kendimize şunu sormanın zamanı gelmiştir:
Merhametli olmakla saf olmak arasındaki çizgiyi ne zaman kaybettik?

Ve daha önemlisi…
Gerçeği söyleyen mi suçlu, yoksa gerçeği duymak istemeyen mi?

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 + 8 = ?

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER