Market raflarında fiyat etiketi artık saatlik değişiyor. Domatesin kilosu bir gün 30 TL, ertesi gün 42 TL. Süt ürünleri, bakliyat, un, yağ... Her kalem birer birer değil; topluca zamlanıyor. Çünkü Türkiye'de artık gıda fiyatları sadece yükselmiyor, alışkanlık değiştiriyor. Alışveriş listeleri kısalıyor, porsiyonlar küçülüyor, sofralardaki çeşit azalıyor.
TÜİK verilerine göre yıllık gıda enflasyonu yüzde 70’in üzerinde seyrediyor. Ama vatandaşın yaşadığı gerçek enflasyon bu oranın da ötesinde. Bugün bir vatandaşın asgari ücretle, kira, ulaşım ve temel faturaları ödedikten sonra pazara ya da markete ayırabildiği para; bir ailenin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor. Et, süt ve sebze gibi temel besinler artık orta sınıf için bile “özel tüketim” kalemine dönüşmüş durumda.
Soru şu: Neden bu ülkede enflasyon sadece doymayan karınları vuruyor?
Tarım ülkesi denilen Türkiye, artık kendi halkına yeterli gıdayı makul fiyatla sunamaz hale geldi. Yıllardır süren plansızlık, çiftçiyi toprağından uzaklaştırdı. Mazot, gübre, yem ve sulama maliyetleri karşısında üretici direnemedi. Zincirin diğer halkaları ise fırsatçılığı, stokçuluğu ve keyfi zamları meslek haline getirdi. Denetimsizlik de cabası.
Bugün markete giden herkes önce fiyatlara bakıyor, sonra sepete. Çünkü ihtiyaç listesi değil, kalan para belirliyor ne alınacağını. Gıdaya erişim, sadece ekonomik değil, psikolojik bir çöküş de yaratıyor. “Bugün de et almasak?” diyen anne-babaların çaresizliği, “peyniri bölelim” diyen çocukların büyümesini etkiliyor. Artık bu ülkenin çocukları, yeterli beslenemiyor.
Ve hâlâ her ay sonunda yayınlanan verilerde enflasyon “düşüşte” deniyor.
Gıda fiyatları sadece para meselesi değildir. Bu, toplumsal adaletin, sağlık hakkının, gelecek nesillerin meselesidir. Sofralar küçüldükçe yalnızca karınlar değil, umutlar da aç kalır.
Yorumlar