Bir direksiyon sınavı düşünün…
Ön koltukta sınava giren bir aday, arka koltukta görevliler ve herkesin dikkatini vermesi gereken bir sınav ortamı. Ancak iddiaya göre o aracın içinde, sınavın ciddiyetini ve insanlık sınırlarını aşan bir olay yaşanıyor.
Antalya’nın Alanya ilçesinde görev yapan usta öğretici T.E., aynı araçta bulunan okul müdürü N.K.’nin fiziksel tacizine uğradığını öne sürdü. Yaşadıklarını hemen dile getiremediğini, sınava giren adayların etkilenmemesi için sessiz kaldığını ve delil oluşturmak amacıyla cep telefonuyla görüntü aldığını anlattı.
Bu cümlede insanı en çok düşündüren bölüm hangisi?
Taciz iddiası mı, sınav ortamında yaşanması mı, şüphelinin bir okul yöneticisi olması mı, yoksa mağdur olduğunu söyleyen kadının buna rağmen önce sınava giren adayları düşünmesi mi?
Bir kadın, kendi güvenliğinin tehdit altında olduğunu düşündüğü bir anda bile işini, sorumluluğunu ve çevresindeki insanları düşünmek zorunda kalıyor. Sesini yükseltse sınav bozulacak, sessiz kalsa yaşananlar devam edecek. Bir eliyle telefonunu tutarken diğer eliyle kendisini korumaya çalıştığını söylüyor.
Bu tablo yalnızca bir kişinin yaşadığı olay olarak görülmemeli.
Kadınların iş yerlerinde, toplu taşıma araçlarında, sokakta veya sosyal hayatın farklı alanlarında yaşadıklarını anlatırken neden çoğu zaman delil aramak zorunda kaldığını da sorgulamalıyız. Çünkü yalnızca “Bana bunu yaptı” demenin yeterli görülmeyeceği endişesi, kadınları yaşadıkları olayın içinde bir de kanıt toplamak zorunda bırakıyor.
T.E.’nin anlatımına göre o an bağırmak yerine görüntü çekmeyi tercih etmesinin nedeni de buydu. Kendisine inanılmasını sağlamak, yaşananların üzerinin örtülmesini engellemek ve hukuki süreci başlatabilmek…
Bu durum, kadınların maruz kaldıklarını anlatırken neden en ince ayrıntısına kadar kendilerini açıklamak zorunda kaldıklarını bir kez daha gösteriyor.
Olayın ardından yapılan şikâyet üzerine N.K. gözaltına alındı ve çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklandı. Ayrıca hakkında idari soruşturma başlatıldığı ve görevden uzaklaştırıldığı bildirildi. Elbette yargılama tamamlanmadan hiç kimse hakkında kesin hüküm kurulamaz. Suçun işlenip işlenmediğine bağımsız yargı karar verecektir.
Ancak burada tartışılması gereken yalnızca yargı süreci değil.
Bir eğitim yöneticisi hakkında böyle bir iddianın ortaya çıkması, toplumdaki güven duygusunu da sarsıyor. Çünkü okul yöneticileri yalnızca idari görev yapan kişiler değildir. Çocukların, ailelerin ve öğretmenlerin güven duyduğu, örnek olması beklenen insanlardır.
Bu nedenle T.E.’nin “Çocuklarımızı böyle bir insana emanet etmek istemiyoruz” sözleri, sıradan bir tepki olarak değerlendirilmemeli. Bu sözler, eğitim kurumlarında çalışan kişilerin yalnızca mesleki yeterliliklerinin değil, davranışlarının ve etik sorumluluklarının da ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.
Taciz iddialarında mağdur olduğunu söyleyen kişiyi suçlayan, neden bağırmadığını, neden oradan uzaklaşmadığını veya neden hemen tepki vermediğini sorgulayan bir anlayıştan artık vazgeçmeliyiz.
İnsanlar korku, şaşkınlık ve baskı altında farklı tepkiler verebilir. Kimisi bağırır, kimisi ortamdan uzaklaşır, kimisi donar kalır, kimisi de T.E.’nin yaptığını söylediği gibi sessizce delil toplamaya çalışır.
Bu tepkilerin hiçbiri yaşanan iddianın ağırlığını azaltmaz.
Asıl sorulması gereken soru, mağdur olduğunu söyleyen kişinin neden o an farklı davranmadığı değil; bir insanın başka bir insanı neden böyle bir durumla karşı karşıya bıraktığıdır.
T.E., olaydan sonra psikolojisinin etkilendiğini ve işi bırakmayı bile düşündüğünü söylüyor. İşte tacizin görünmeyen tarafı da budur. Olay birkaç dakika sürebilir ancak etkisi aylarca, hatta yıllarca devam edebilir. İnsan kendisini suçlayabilir, iş ortamından uzaklaşmak isteyebilir ve güven duygusunu kaybedebilir.
Bu nedenle benzer olaylarda yalnızca hukuki sürecin işletilmesi yetmez. Mağdur olduğunu belirten kişilere psikolojik ve sosyal destek de sağlanmalıdır.
Bu olaydan çıkarılması gereken en önemli derslerden biri şudur:
Kadınların sesini duyurabilmesi için görüntü kaydı almak zorunda kalmadığı, şikâyet ettiğinde suçlanmadığı ve anlattıklarının ciddiyetle değerlendirildiği bir sistem kurulmalıdır.
Çünkü taciz iddiasıyla karşı karşıya kalan bir kadın, önce kendisini korumayı, sonra delil toplamayı, ardından işini kaybetmemeyi ve toplumun ne söyleyeceğini düşünmek zorunda bırakılmamalıdır.
Bir kadın “Bunu yaşadım” dediğinde, ilk tepki onu sorgulamak değil, güvenliğini sağlamak ve iddiasını tarafsız biçimde araştırmak olmalıdır.
Yargı süreci sonunda gerçek ortaya çıkacaktır.
Fakat bu olay daha şimdiden bize önemli bir gerçeği hatırlattı: Sessiz kalmak her zaman rıza göstermek değildir. Bazen sessizlik, korkunun, şaşkınlığın ve çaresizliğin sonucudur.
Toplum olarak görevimiz ise o sessizliğin arkasındaki sesi duymaktır.
