Bir canlının gözlerine korkuyu yerleştirmek ne kadar kolay oldu bize?

Sokakta yürürken önümüze çıkan bir kediyi tekmelemek, bir köpeği dövmek, aç bırakmak, zincire mahkûm etmek, eğlence olsun diye korkutmak… Sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam etmek…

Oysa onlar konuşamıyor diye acı çekmiyor değiller.

Bir hayvanın dili yok belki ama korkusu var. Canı yanıyor. Üşüyor. Acıkıyor. Güvenmek istiyor. Sevildiğinde bunu hissediyor, ihanete uğradığında da…

Son zamanlarda sosyal medyada karşımıza çıkan bazı görüntülere bakmaya insanın yüreği dayanmıyor. Bir köpeğin çaresizce kaçmaya çalışması, bir kedinin kendisine uzanan elin sevgi mi yoksa şiddet mi getireceğini bilemeden ürkmesi, küçücük bir canlının korkudan bir köşeye sinmesi…

İnsan ister istemez soruyor:

Bir insan, kendisinden daha güçsüz bir canlıya zarar verdiğinde gerçekten güçlü mü oluyor?

Hayır.

Güç, savunmasız olana vurmak değildir. Güç, onu koruyabilmektir.

Bir hayvana yapılan şiddeti yalnızca “hayvana zarar verme” olarak görmek de büyük bir yanılgı. Çünkü mesele bundan çok daha büyük. Mesele, toplum olarak vicdanımızın hangi noktada olduğudur.

Bugün sokaktaki bir köpeğe tekme atan kişinin görüntüsüne birkaç saniye bakıp geçiyorsak, yarın başka bir şiddet görüntüsüne de alışabiliriz. Şiddetin en tehlikeli tarafı tam olarak budur: Normalleşmesi.

“Alt tarafı hayvan” denildiği anda aslında insanlığımızdan bir parça kaybediyoruz.

Alt tarafı hayvan değil.

O da bir can.

Belki sabah işe giderken gördüğümüz sokak kedisi… Belki her gün aynı kaldırımda bizi kuyruğunu sallayarak karşılayan köpek… Belki hayatı boyunca bir kafesin içinde yaşamış, gökyüzünü bile doğru düzgün görememiş bir canlı…

Onların dünyası çoğu zaman bizim davranışlarımızla şekilleniyor.

Bir kap su koyduğumuzda hayat kurtarabiliyoruz. Bir lokma yemek verdiğimizde o günü geçirmelerini sağlayabiliyoruz. Yaralı bir hayvanı görmezden gelmeyip yardım çağırdığımızda belki de yeniden yaşamasına vesile oluyoruz.

Ama aynı eller başka türlü de kullanılabiliyor.

Taş atmak için…

Vurmak için…

500 Bin Liralık Vicdan Sınavı
500 Bin Liralık Vicdan Sınavı
İçeriği Görüntüle

Zincire bağlamak için…

İşte insanlık tam da burada belli oluyor.

Elimizi nasıl kullandığımızda.

Çocuklarımıza hayvan sevgisini öğretmek yalnızca “kediyi sev, köpeği sev” demek değildir. Onlara bir canlının yaşam hakkına saygı göstermeyi öğretmektir. Çünkü merhamet bölünmez.

Hayvana merhameti olmayan bir toplumun insana karşı sonsuz bir merhamet göstereceğini düşünmek büyük bir iyimserlik olur.

Bu yüzden hayvanlara yönelik şiddet olaylarında “Ne olacak, bir hayvan işte” cümlesini artık tamamen hayatımızdan çıkarmamız gerekiyor.

Ne olacak biliyor musunuz?

Bir canlı acı çekiyor.

Bir canlı korkuyor.

Bir canlı, kendisini koruması gereken insandan kaçmaya çalışıyor.

Daha ne olması gerekiyor?

Hayvanlara yapılan şiddetin karşısında yalnızca yasaların değil, toplumun da güçlü biçimde durması gerekiyor. Görüntüyü çekip sosyal medyada paylaşmak bazen farkındalık yaratabilir ama asıl önemli olan müdahale etmek, yetkililere bildirmek ve olayın takipçisi olmaktır.

Çünkü sessiz kalmak, bazen şiddeti uygulayanın en büyük cesaret kaynağıdır.

Hayvanların bizim kadar yüksek sesle bağırabilecek bir dünyaları yok.

Mahkemeye gidemezler.

Şikâyet dilekçesi yazamazlar.

Kendilerine yapılanı anlatamazlar.

Bu nedenle onların sesi olmak zorundayız.

Bir gün sokakta ürkek bir hayvan gördüğünüzde gözlerine biraz dikkatli bakın.

Belki sizden mama istemiyordur.

Belki yalnızca zarar vermeyeceğinizi anlamaya çalışıyordur.

İşte insanlık bazen büyük laflarda, büyük başarılarda ya da büyük servetlerde değildir.

Bazen bir kedinin yanından geçerken ona tekme atmamak kadar basittir.

Bazen susamış bir köpeğin önüne bir kap su koymaktır.

Bazen yaralı bir kuşu avuçlarının arasına alıp yaşatmaya çalışmaktır.

Ve bazen de hiç tanımadığınız bir hayvana yapılan kötülüğün karşısında, “Bana ne” dememektir.

Çünkü onların sesi yok diye bizim de susmaya hakkımız yok.