Bir ev düşünün…

Dışarıdan bakıldığında sıradan. İçinde bir anne, bir baba ve çocuklar yaşıyor. Belki komşuların önünden defalarca geçtiği, kapısının önünde çocuk seslerinin duyulduğu bir ev…

Ama o kapının ardında 17 yaşındaki bir genç kızın zincire bağlı ve elleri kelepçeli halde bulunduğu iddiası, insanın içini tarif edilmesi güç bir acıyla dolduruyor.

Zonguldak’ta yaşanan olayda 17 yaşındaki S.T., jandarma ekipleri tarafından zincire bağlanmış halde bulundu. Anne ve baba gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Genç kızın diğer kardeşleriyle birlikte koruma altına alınması ise olayın en ağır taraflarından biri oldu.

Çünkü burada yalnızca bir adli dosyadan söz etmiyoruz.

Burada çocukluktan söz ediyoruz.

Bir çocuğun kendisini en güvende hissetmesi gereken yer evidir. Başını korkmadan yastığa koyabileceği, hata yaptığında karşısında şiddeti değil anlayışı bulacağı, kapısını kapattığında dış dünyanın bütün kötülüklerinden korunacağını düşündüğü yer…

Peki ya ev, korkunun adresine dönüşürse?

Bir çocuk eve gitmekten korkuyorsa, ailesinin sesini duyduğunda irkiliyorsa, sevgiyi şiddetle, disiplini korkuyla öğreniyorsa orada çok daha büyük bir yara vardır. Üstelik bu yaraların bazıları kelepçeler çıkarıldığında ya da zincirler çözüldüğünde bitmez. İnsan büyür ama çocukken yaşadığı korkular bazen onunla birlikte büyümeye devam eder.

Olayın ardından babanın gazetecilere söylediği aktarılan, “Kızını dövmeyen dizini döver” sözü ise üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken bir cümle.

Çünkü bazı sözler yalnızca söylendiği anda kalmaz. Yıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan yanlış anlayışların, şiddeti terbiye yöntemi olarak gören zihniyetin bir özeti haline gelir.

Hayır.

Bir çocuğu dövmek eğitim değildir.

Korkutmak terbiye değildir.

Aşağılamak disiplin değildir.

Bir çocuğun bedeninde ya da ruhunda iz bırakmak, ebeveynliğin doğal bir parçası olarak görülemez.

Çocuk yetiştirmek elbette kolay değildir. Çocuklar hata yapabilir, kurallara karşı çıkabilir, anne ve babalarını zorlayabilir. Ergenlik döneminde çatışmalar yaşanabilir. Ama yetişkin olmak tam da burada başlar. Gücünü çocuğa karşı kullanmakta değil, öfkeni kontrol edebilmekte…

Bir çocuğun bileğine geçirilen zincir aslında yalnızca onun canını acıtmaz.

O zincirin bir ucu toplumun vicdanına bağlanır.

Bir Anlık Öfke, Bir Ömürlük Pişmanlık
Bir Anlık Öfke, Bir Ömürlük Pişmanlık
İçeriği Görüntüle

Bu nedenle böyle olayların ardından yalnızca “Anne-baba tutuklandı” deyip dosyayı kapatmamalıyız. Çevremizdeki çocukların sesini daha fazla duymalıyız. Bir çocuğun sürekli korktuğunu, şiddete uğradığını veya yardım istediğini fark ettiğimizde “Aile meselesidir” diyerek yüzümüzü çevirmemeliyiz.

Çünkü bazen bir komşunun duyduğu ses, bir öğretmenin fark ettiği davranış değişikliği, bir akrabanın yaptığı ihbar bir çocuğun hayatını değiştirebilir.

Bugün dört kardeş koruma altında.

Umarım bundan sonraki hayatlarında güvenin ne olduğunu yeniden öğrenebilirler. Umarım bir kapı açıldığında korkmak yerine kendilerini güvende hissedebilirler. Umarım gördükleri her yetişkinde tehdit değil, şefkat bulabilirler.

Ve umarım biz yetişkinler de şu gerçeği artık tartışmasız kabul ederiz:

Çocuklar bizim malımız değildir.

Onlar bize emanet edilmiş hayatlar, duygular ve geleceklerdir.

Bir çocuğun bileğinde zincir varsa, yalnızca o evde değil, hepimizin vicdanında bir şeyler kırılmış demektir.