“Evimizin çatır çatır yanmasını seyrettik…”

Adana’nın Aladağ ilçesindeki orman yangınında evini kaybeden Durdu Yaman’ın bu sözleri, aslında yaşanan felaketin tamamını anlatmaya yetiyor.

Bir insanın yıllarca emek vererek kurduğu evinin, gözlerinin önünde alevlere teslim olduğunu düşünün.

Tamirhane Yolda Olmaz
Tamirhane Yolda Olmaz
İçeriği Görüntüle

İçeride hatıralarınız var.

Belki çocuklarınızın ilk adımlarını attığı oda, yıllardır kullandığınız eşyalar, düğün fotoğrafları, aileden kalan birkaç parça eşya…

Sonra bir anda hepsi yok oluyor.

Yangın bazen birkaç dakika sürüyor ama arkasında bıraktığı iz yıllarca silinmiyor.

Kozan’da başlayan ve Aladağ’a kadar ulaşan yangında Dailer Mahallesi’nde 19 ev yandı. Rakam olarak baktığınızda “19 hane” diyebilirsiniz.

Ama o 19 hanenin her biri ayrı bir hayat.

Her kapının arkasında başka bir hikâye, başka bir emek, başka bir geçmiş var.

Hamza Ördek’in, “Evi terk ettik, hiçbir şey alamadık. Bir arabayı alabildik. Canımız yanıyor, kalacak yer yok, ne yapacağız bilmiyoruz” sözleri de felaketin başka bir yüzünü gösteriyor.

Çünkü yangından kaçarken insan neyi kurtaracağını düşünemiyor.

Önce canını kurtarıyor.

Sonra dönüp baktığında geride ne kaldığını görüyor.

Bazen hiçbir şey…

İşte insanı en çok yıkan da o an oluyor.

Yangın haberlerinde çoğu zaman hektarlar konuşulur, söndürme ekiplerinin sayısı konuşulur, uçaklar ve helikopterler konuşulur.

Elbette bunların hepsi önemli.

Ama yangının gerçek bilançosunu sadece rakamlar anlatamaz.

Bir evin yanmasının ne demek olduğunu, o evde yaşayan insana sormak gerekir.

Çünkü ev yalnızca dört duvardan oluşmaz.

Ev; güven duygusudur.

Ev; yılların birikimidir.

Ev; insanın “ben buraya aidim” dediği yerdir.

Şimdi Aladağ’da evleri yanan vatandaşların önünde çok zor bir süreç var.

Yangın sönebilir.

Duman dağılabilir.

Kameralar başka yerlere dönebilir.

Ama o insanların hayatı ertesi sabah kaldığı yerden devam etmiyor.

Çünkü bazıları o sabaha evsiz uyanıyor.

Bazıları yıllarca biriktirdiği her şeyi birkaç saat içinde kaybetmiş oluyor.

İşte tam da bu noktada devletin, yerel yönetimlerin ve bütün ilgili kurumların görevi yalnızca yangını söndürmekle bitmemeli.

Asıl mücadele, yangından sonra başlıyor.

Evi yanan insanların barınma sorunu çözülmeli.

Zararları hızla tespit edilmeli.

Hayvanlarını, tarım araçlarını, eşyalarını kaybeden vatandaşların mağduriyeti giderilmeli.

İnsanlar bürokrasi kapılarında dolaştırılmamalı.

Çünkü böyle bir felaket yaşayan vatandaşın bir de “Şimdi ne yapacağım?” çaresizliğiyle baş başa bırakılması kabul edilemez.

Bir başka mesele de orman yangınlarına karşı hazırlığımız.

Her yaz aynı görüntüleri izliyoruz.

Alevler yükseliyor.

Köyler boşaltılıyor.

İnsanlar evlerinden kaçıyor.

Hayvanlar kurtarılmaya çalışılıyor.

Sonra yangın söndürülüyor ve birkaç gün sonra gündem değişiyor.

Fakat bir sonraki yaz benzer görüntüler yeniden karşımıza çıkıyor.

Artık sadece yangın çıktığında müdahale etmeyi değil, yangın çıkmadan önce alınabilecek önlemleri çok daha fazla konuşmamız gerekiyor.

Ormanlık alanlara yakın yerleşimlerde güvenlik şeritleri, erken müdahale imkanları, su kaynakları, tahliye planları ve vatandaşların bilinçlendirilmesi hayati önem taşıyor.

Çünkü yangınla mücadelede en büyük başarı, alevleri büyüdükten sonra söndürmek değil, felaket büyümeden önüne geçebilmektir.

Aladağ’da bugün geriye yanmış evler kaldı.

Kül olmuş eşyalar kaldı.

Ve insanların hafızasından kolay kolay silinmeyecek görüntüler kaldı.

Durdu Yaman’ın söylediği gibi, insanlar evlerinin yanışını seyretmek zorunda kaldı.

Belki de bu felaketten sonra kendimize sormamız gereken soru şu:

Yangın söndüğünde gerçekten görevimiz bitmiş mi oluyor?

Bence hayır.

Çünkü alevler söndüğünde orman için mücadele sona erebilir.

Ama evini kaybeden insan için asıl mücadele tam o anda başlar.