İnsanlık, sessiz ama son derece sarsıcı bir eşiği geçti. Stanford Üniversitesi’nde geliştirilen ve genetik kodu tamamen yapay zekâ tarafından yazılan virüs, yalnızca bilimsel bir başarı değil; insanlığın doğayla kurduğu ilişkinin kökten değiştiğinin ilanı.
Bugüne kadar evrim dediğimiz şey; rastlantılar, hatalar ve milyonlarca yıl süren bir deneme-yanılma süreciydi. Şimdi ise birkaç satır kodla, saniyeler içinde “yaşam benzeri” yapılar tasarlanabiliyor. Üstelik bu kez karar verici doğa değil, insan aklı… daha doğrusu insanın ürettiği yapay zekâ.
Bu gelişme ilk bakışta umut verici. Antibiyotiklere dirençli bakteriler modern tıbbın önündeki en büyük engellerden biri. Eğer bu teknoloji doğru şekilde kullanılırsa, bugün çaresiz kaldığımız pek çok hastalık tarih olabilir. Fakat tarihten biliyoruz ki insanlığın eline geçen her büyük güç, aynı zamanda büyük bir risk taşır.
Sorun teknoloji değil. Sorun, bu teknolojinin kimlerin elinde ve hangi amaçla olacağı. Atom enerjisi insanlığa ışık da verdi, şehirleri de yok etti. Şimdi benzer bir yol ayrımındayız. Genetik kodun yazılabilir hâle gelmesi, yalnızca hastalıkları değil, geleceğin canlılarını da şekillendirme gücü anlamına geliyor.Bugün “canlı değil” denilen yapay virüsler, yarın kendi kendini çoğaltabilen sistemlere dönüşürse ne olacak? Ya bu bilgi, bilim insanlarından önce kötü niyetli yapıların eline geçerse? İşte bu sorular henüz yüksek sesle sorulmuyor ama tehlike tam da burada başlıyor.
İnsanlık farkında olmadan Tanrı rolüne yaklaşıyor. Ama tarih bize şunu defalarca gösterdi: Ahlak, bilimin gerisinde kaldığında bedel her zaman ağır olur. Laboratuvarlarda atılan her adımın, toplum tarafından da sorgulanması gerekiyor. Çünkü bu mesele yalnızca bilimsel değil, doğrudan insani bir mesele.Artık evrimin çocuğu değil, yazarı olmaya aday bir türüz. Ama yazılan her hikâyenin bir sonu vardır. Asıl mesele, bu sonun insanlığın lehine mi, aleyhine mi olacağıdır.
