Salon fiyatıyla başlıyor her şey. “Hafta içi daha uygun” deniyor ama kim hafta içi düğün yapabiliyor? Ardından fotoğrafçı, kamera, drone çekimi, klip, teaser… Sanki evlilik değil, sinema filmi çekiyoruz. Gelinlik desen ayrı bir hikâye; bir gün giyilecek elbise, aylarca konuşulacak fiyat etiketi. Damatlık da ondan geri kalmıyor, kravatından ayakkabısına kadar her şey “özel seri”.
Yetmiyor. Takı, kuaför, makyaj, davetiye, masa süsü, nikâh şekeri, after party… Bir bakıyorsunuz, daha balayı konuşulmadan bütçe çoktan tükenmiş. “Ama herkes böyle yapıyor” cümlesi işte tam burada devreye giriyor. En tehlikeli cümle de bu zaten.
Kimse yüksek sesle söylemiyor ama birçok çift evliliğe borçla başlıyor. İlk tartışmalar bazen karakter farkından değil, düğün kredisi taksitinden çıkıyor. Oysa evlilik; lüks bir organizasyon değil, uzun soluklu bir yol arkadaşlığı. Bir gün sürecek gösteriş uğruna yıllarca sürecek huzuru riske atmanın kime ne faydası var? Bir de sosyal medya baskısı var. “Şunun düğünü çok şık olmuştu”, “bizim de şöyle olsun”, “fotoğraflar Instagram’a yakışsın”… Mutluluk artık yaşanmıyor, sergileniyor. Oysa kimse düğün fotoğrafındaki çiçeğin kaç liraya alındığını hatırlamıyor; ama evin içindeki huzur ya da huzursuzluk yıllarca sürüyor. Elbette düğün güzel olsun, elbette insanlar mutlu günlerini hatırlamak istesin. Buna kimsenin itirazı yok. Ama asıl mesele şu: Düğün, evliliğin kendisi değil; sadece bir günü. Asıl masraf, birlikte kurulacak hayatta yapılmalı. Eve, eğitime, sağlığa, geleceğe…Belki de artık şunu sormanın zamanı geldi:
“Nasıl bir düğün yaptık?” değil,
“Nasıl bir hayat kuruyoruz?”
Çünkü gösterişli düğünler alkış alır,
ama sade ve huzurlu evlilikler ayakta kalır.
