Modern tıbbın sınırları her geçen gün genişliyor ama doğanın sunduğu mucizeleri hâlâ göz ardı ediyoruz. Oysa bizim çocukluğumuzda her derde bir yaprak, her yaraya bir ot vardı. İşte onlardan biri de; kuzu kulağı.
İlkbaharın habercisi, tarlaların, yaylaların ve pazar tezgâhlarının yüzünü güldüren kuzu kulağı, sadece mayhoş tadıyla değil, şifasıyla da sofralarımızda yer almalı. Adını yapraklarının kuzu kulağını andıran şeklinden alan bu yeşil mucize, sandığımızdan çok daha fazlasını vadediyor.
Kuzu kulağı, A ve C vitamini açısından oldukça zengin. Bağışıklık sistemini güçlendiren bu iki vitamin, özellikle mevsim geçişlerinde hasta olmayı istemeyenler için birebir. Ayrıca sindirimi kolaylaştırıyor, hazımsızlık ve şişkinlik sorunlarına doğal bir çözüm sunuyor. Hafif ekşi tadı da bu etkisini destekliyor aslında. Eskiler boşuna “Her ekşi mideyi oynatmaz” dememiş.
Bir diğer dikkat çeken özelliği ise idrar söktürücü etkisi. Vücutta biriken fazla suyun atılmasına yardımcı olurken, böbreklerin sağlıklı çalışmasına da destek oluyor. Ayrıca demir açısından da fena sayılmaz. Kansızlık sorunu yaşayanlar için kuzu kulağı, doğadan gelen hafif bir dokunuş olabilir.
Ancak her bitkide olduğu gibi kuzu kulağında da denge şart. Aşırı tüketimi oksalik asit nedeniyle böbrek taşı riski taşıyanlar için sakıncalı olabilir. Bu yüzden bir hekim görüşü almadan düzenli tüketime geçilmemeli.
Köylerde hâlâ yaylalardan toplanır, sabah kahvaltılarında yumurtayla kavrulur ya da mis gibi bulgur pilavlarının yanına limonla sunulur. Şehirdeyse genellikle salatalarda kendine yer bulur. Ama ne şekilde olursa olsun, kuzu kulağı soframıza sadece lezzet değil, şifa da getirir.
Bazen bir sağlık reçetesi için eczaneye değil, doğaya kulak vermek gerekir. Kuzu kulağı da işte o doğanın bize sessizce sunduğu hediyelerden biri…
YORUMLAR