Yalova’dan gelen haber, insanın boğazına düğümlenen türden. Henüz 19 yaşındaki Sultan P.D., 8 aylık hamileydi. Doğuma günler, belki haftalar kalmıştı. Karnındaki bebeğini kucağına alacağı günü beklerken, iddiaya göre eşiyle yaşadığı tartışmanın ardından pompalı tüfekle vuruldu. Ağır yaralı halde hastaneye kaldırıldı, doktorlar bebeği kurtarabilmek için acil sezaryene aldı. Erkek bebek dünyaya geldi. Sultan ise yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
Bir bebek hayata gözlerini açtı ama annesinin kucağına hiç kavuşamadı.
İşte insanın en çok bu cümlede durası geliyor.
Çünkü bu olay yalnızca bir adli vaka değil. Bir evde yaşanan tartışmanın, öfkenin ve silahın birleştiğinde nasıl geri dönüşü olmayan bir felakete dönüşebildiğinin en acı örneklerinden biri. Haberlerde sık sık “henüz bilinmeyen nedenle tartışma çıktı” ifadesini okuyoruz. Oysa sebep ne olursa olsun, hiçbir tartışmanın sonunda bir insanın yaşam hakkı elinden alınamaz. Hiçbir öfke, hiçbir kıskançlık, hiçbir anlaşmazlık şiddetin gerekçesi olamaz.
Sultan daha 19 yaşındaydı.
Hayatının başındaydı.
Üstelik anne olmaya hazırlanıyordu.
Belki bebeğinin kıyafetlerini hazırlamıştı. Belki ismini seçmişti. Belki doğumdan sonra nasıl bir hayat kuracağını düşünüyordu. Şimdi bütün bunların yerinde tarifsiz bir acı var. Bir aile kızını kaybetti, bir çocuk annesiz kaldı, bir hayat daha yarım bırakıldı.
Kadına yönelik şiddet haberlerinde en tehlikeli şeylerden biri de zamanla bu olaylara alışmak. Birkaç satır okuyoruz, üzülüyoruz, sonra başka bir habere geçiyoruz. Oysa her haberin arkasında gerçek insanlar var. Geride kalan anne babalar, kardeşler, çocuklar, yakınlar var. Bir kadının ölümü yalnızca bir istatistik değil; çevresindeki herkesin hayatında açılan derin bir boşluk.
Yalova’daki olayda silah seslerini duyan komşuların ihbarı üzerine ekipler eve ulaştı. Ancak toplum olarak şiddeti yalnızca silah sesi duyulduktan sonra fark etmemeliyiz. Bir kadın tehdit edildiğini söylüyorsa, korkuyorsa, yardım istiyorsa ya da çevresindeki insanlar sürekli şiddet belirtilerine tanık oluyorsa “karı koca meselesidir” denilerek geçiştirilmemeli.
Çünkü şiddet özel hayat meselesi değildir.
Bir insanın yaşam hakkını ilgilendiren hiçbir konu yalnızca dört duvar arasındaki insanların meselesi sayılamaz.
Bu olayda kullanılan silah da ayrıca düşündürücü. Birkaç dakikalık öfke geçebilir. Tartışmanın sebebi unutulabilir. Fakat bir silah ateşlendiğinde ortaya çıkan sonuç geri alınamaz. Birkaç saniyelik hareket, yıllarca sürecek bir acıya dönüşebilir.
Şimdi ortada dünyaya yeni gelmiş bir bebek var.
Belki yıllar sonra kendisine doğduğu gün anlatıldığında, o günün aynı zamanda annesini kaybettiği gün olduğunu öğrenecek. Bir insanın hayatının ilk gününe böylesine ağır bir acının gölgesinin düşmesi bile yaşanan facianın büyüklüğünü anlatmaya yetiyor.
Her kadın cinayetinden, her aile içi şiddet olayından sonra “bir daha yaşanmasın” diyoruz. Ama yalnızca bunu söylemenin yetmediğini artık bilmemiz gerekiyor. Tehditlerin ciddiye alınması, şiddetin ilk işaretinde gerekli mekanizmaların devreye girmesi, risk altındaki kadınların korunması ve silaha erişimin daha sıkı biçimde denetlenmesi gerekiyor.
Daha da önemlisi, toplum olarak sahiplenme duygusuyla sevgiyi birbirinden ayırmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Evlilik kimseye karşısındaki insan üzerinde sınırsız bir hak vermez.
Sevmek sahip olmak değildir.
Öfkelenmek zarar verme hakkı değildir.
Tartışmak öldürmenin bahanesi hiç değildir.
Sultan artık geri gelmeyecek. Ancak onun ölümü de birkaç gün konuşulup unutulan haberlerden biri olmamalı.
Çünkü geride kalan soru çok ağır:
Bir kadın daha öldükten sonra üzülmek yerine, yaşarken onu koruyabilmek için ne yapıyoruz?
Asıl cevabını bulmamız gereken mesele tam da bu.