Asgari ücret belirlenirken sık sık “denge” vurgusu yapılıyor. İşverenin yükü, piyasanın durumu, enflasyon beklentileri… Elbette bunların hepsi önemli. Ancak çoğu zaman denge kurulurken yükün büyük kısmı çalışanların omuzlarına bırakılıyor. Oysa asgari ücret, adından da anlaşılacağı gibi bir geçim ücreti olmalı; insanları borçla yaşamaya mecbur eden bir sınır olmamalı.
Bir diğer sorun ise asgari ücretin neredeyse ortalama ücret haline gelmiş olması. Türkiye’de milyonlarca çalışan ya asgari ücret alıyor ya da ona çok yakın maaşlarla hayatını sürdürmeye çalışıyor. Bu durum sadece düşük gelir sorununu değil, aynı zamanda gelir adaletsizliğini de derinleştiriyor. Ücret skalası sıkıştıkça, emeğin değeri de tartışmalı hale geliyor.Her yıl “kaç lira olacak?” sorusuna kilitleniyoruz. Oysa asıl sorulması gereken şu:
Bu ücretle bir aile geçinebilir mi?
Bir çalışan geleceğe dair plan yapabilir mi?
Tatil, kültür, sosyal yaşam hâlâ bir hayal mi?
Asgari ücret, yalnızca bir rakam olarak ele alındığı sürece bu sorular cevapsız kalmaya devam edecek. Kalıcı çözüm; enflasyonla uyumlu, alım gücünü koruyan, sosyal desteklerle güçlendirilmiş ve çalışanı merkeze alan bir ücret politikasından geçiyor.
Kısacası asgari ücret meselesi, yıl sonlarında açılan bir pazarlık dosyası değil; her gün yaşanan bir gerçeklik. Bu gerçeği görmeden atılan her adım, toplumun geniş bir kesimini biraz daha yoksulluğa yaklaştırıyor.
