Paylaşılan görüntülerin, Güney’in 1983 yapımı Duvar filminin Fransa’daki çekimleri sırasında kayda alındığı öne sürülüyor. Videoda, Yılmaz Güney’in bir sahneden memnun kalmadığı gerekçesiyle genç bir oyuncuya sert şekilde bağırdığı, ardından elindeki megafonla fiziki müdahalede bulunduğu görülüyor.
Görüntülerde Güney’in çevresindekilere küfür ettiği, oyuncuyu “provokatör” olmakla suçladığı anlar da yer alıyor. Saldırıya uğrayan oyuncunun kimliği henüz netleşmezken, olayın sette kısa sürede büyüyerek fiziksel bir kavgaya dönüştüğü iddia ediliyor.

Tuncel Kurtiz’in araya girdiği anlar dikkat çekti
Videoda en dikkat çeken detaylardan biri ise usta oyuncu Tuncel Kurtiz’in olaya müdahale etmesi. Görüntülerde Kurtiz’in araya girerek genç oyuncunun daha fazla darp edilmesini engellemeye çalıştığı görülüyor. Set ekibinin güçlükle yatıştırdığı olayın ardından çekimlere ara verildiği ileri sürülüyor.
“Bu film oynanmaz, yaşanır” anlayışı yeniden tartışılıyor
Yılmaz Güney’in Duvar filmini çekerken, “Bu film oynanamaz, yaşanır” sözleriyle set kurallarını olağanüstü sertleştirdiği biliniyor. Güney’in, filmin konusunun ağırlığına uygun davranılmadığını düşündüğü oyunculara karşı sert müdahalelerde bulunduğu, daha önce de kulislerde sıkça dile getirilmişti.
Ancak bu iddialar bugüne kadar somut görüntülerle desteklenmemişti. Ortaya çıkan kayıtlar, yıllardır konuşulan set şiddeti söylentilerini ilk kez görsel bir belgeyle gündeme taşımış oldu.

Sanat mı, şiddet mi? Sinema dünyası ikiye bölündü
Görüntülerin yayılmasının ardından sinema camiasında sert bir tartışma başladı. Bazı isimler, Yılmaz Güney’in devrimci sinema anlayışının ve eserlerinin bu olay üzerinden bütünüyle mahkûm edilmemesi gerektiğini savunurken; çok sayıda sinema emekçisi ve hak savunucusu, setlerde şiddet ve baskının hiçbir koşulda meşru olamayacağını vurguladı.
Özellikle genç oyuncuların “usta–çırak ilişkisi” adı altında psikolojik ve fiziksel baskıya maruz kalmasının, sektörün kronik sorunlarından biri olduğuna dikkat çekildi.
Sinemanın “Çirkin Kral”ı Yılmaz Güney kimdir?
Yılmaz Güney (1 Nisan 1937, Yenice/Adana – 9 Eylül 1984, Paris), Türk sinema tarihinin en etkili ve en tartışmalı isimlerinden biridir. Oyuncu, yönetmen, senarist, yapımcı, yazar, şair ve politik aktivist kimliklerini bir arada taşıyan Güney; sinemada yarattığı güçlü dil kadar, özel yaşamı, şiddet olayları, cinayet hükmü ve sürgün hayatıyla da kamuoyunun gündeminden hiç düşmedi.
Toplumsal gerçekçi sinemanın öncü isimlerinden biri olarak kabul edilen Güney, eserlerinin büyük bölümünü sol perspektiften üretti; filmlerini Türkiye’deki işçi sınıfının, yoksulların, ezilenlerin ve özellikle Kürt halkının yaşadığı sorunlara adadı. Umut, Sürü ve Yol gibi yapımlar, yalnızca Türk sinemasında değil, dünya sinema tarihinde de önemli bir yer edindi.

Yoksulluktan sinemaya uzanan hayat
Yılmaz Güney, doğum adıyla Yılmaz Pütün, Adana’nın Yüreğir ilçesine bağlı Yenice köyünde, topraksız ve yoksul bir köylü ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Hamit Pütün Zaza kökenli, annesi Güllü Pütün ise Kürt kökenliydi. Çocukluk yılları pamuk işçiliği, simit satıcılığı, çobanlık gibi işlerle geçti.
Henüz çocuk yaşlarda sinemayla tanıştı. Bisikletiyle açık hava sinemalarına film bobinleri taşıdı, afiş astı. Bu yıllar, ileride filmlerine damga vuracak “yoksul Anadolu insanı” temasının da kaynağı oldu.
Sinemaya giriş ve ilk cezalar
1959 yılında Atıf Yılmaz ve Yaşar Kemal’in desteğiyle sinemaya adım atan Güney, Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik filmlerinde oyuncu ve senarist olarak yer aldı. Aynı dönemde yazdığı öyküler nedeniyle “komünizm propagandası” suçlamasıyla yargılandı ve 1961 yılında 1,5 yıl hapis ve 6 ay sürgün cezası aldı.
Cezaevi yıllarında edebiyattan kopmadı; daha sonra Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanacak olan Boynu Bükük Öldüler romanını kaleme aldı.

“Çirkin Kral”ın doğuşu
1960’ların ortasında çevirdiği aksiyon ve macera filmleriyle halkın sevgisini kazanan Güney, 1966 yapımı Çirkin Kral filmiyle bu lakapla anılmaya başlandı. Sert mizacı, asi duruşu ve otoriteye başkaldıran karakterleriyle dönemin yıldız oyuncularından biri oldu.
Ancak bu dönemde hayatındaki şiddet olayları da gündeme gelmeye başladı. Hudutların Kanunu filminin çekimleri sırasında yaşanan ve bir çocuğun ölümüyle sonuçlanan trafik kazası, kamuoyunda büyük yankı uyandırdı.
Umut ve sinemada kırılma noktası
1970 yılında çektiği Umut, Yılmaz Güney’in kariyerinde bir dönüm noktası oldu. Film, “Türk sinemasının ilk gerçekçi filmi” olarak kabul edildi ve yoksulluğu, çaresizliği, umutsuzluğu tüm çıplaklığıyla anlattı. Bu filmle birlikte Güney, aksiyon sinemasından koparak politik ve toplumsal sinemaya yöneldi.

Nebahat Çehre ile evliliği ve şiddet iddiaları
Yılmaz Güney’in özel hayatı, sinema kariyeri kadar tartışmalarla dolu oldu. Bu tartışmaların merkezinde ise 1960’lı yılların sonunda yaptığı evlilik ve bu evlilikte yaşandığı ileri sürülen şiddet olayları yer aldı. Güney, 1967 yılında dönemin Türkiye Güzeli ve sinema oyuncusu Nebahat Çehre ile evlendi.
Evlilik kısa sürdü ancak kamuoyunda uzun yıllar konuşuldu. Çehre, farklı yıllarda katıldığı televizyon programlarında ve belgesellerde, Yılmaz Güney ile olan ilişkisini “tutkulu ama sağlıksız” olarak tanımladı. Kendi ifadelerine göre bu ilişkide sevgi zamanla korkuya dönüştü.
Nebahat Çehre’nin anlatımlarına göre, evlilikleri sırasında fiziksel şiddet yaşandı. En çok gündeme gelen olay ise 1968 yılında yaşandı. İddialara göre Yılmaz Güney, bir tartışma sonrası arabasını Nebahat Çehre’nin üzerine sürdü. Olayda Çehre’nin köprücük kemiği kırıldı, başına dikiş atıldı ve hastanede tedavi gördü. Bu olaydan kısa bir süre sonra çift boşandı.
Nebahat Çehre, 2017 yapımı Çirkin Kral Efsanesi belgeselinde de bu olaya değinerek, Güney’in kendisinden özür dilediğini ancak bu özrün ilişkiyi kurtarmaya yetmediğini ifade etti. Çehre, “Olmaması gereken bir evlilikti” sözleriyle bu dönemi özetledi.
Yılmaz Güney’in yakın çevresinde yer alan yapımcı Abdurrahman Keskiner de yıllar sonra verdiği röportajlarda, çift arasında şiddetli tartışmalar yaşandığını ve araba olayının doğru olduğunu doğruladı. Keskiner, Çehre’nin günlerce hastanede kaldığını ve bu olayın ardından evliliğin fiilen sona erdiğini dile getirdi.
Nebahat Çehre, daha sonraki açıklamalarında Yılmaz Güney’in sanatsal yönünü takdir ettiğini ancak özel hayatında yaşananların kendisi için ağır travmalar bıraktığını söyledi. Çehre’nin bu açıklamaları, Yılmaz Güney’in yalnızca filmleriyle değil, özel hayatındaki şiddet iddialarıyla da anılmasına neden oldu.

Şiddet, cinayet ve uzun hapis
1974 yılında Endişe filminin çekimleri sırasında Adana’nın Yumurtalık ilçesinde yargıç Sefa Mutlu’nun silahla öldürülmesiyle sonuçlanan olay, Güney’in hayatındaki en büyük kırılma noktası oldu. Yargılamalar sonucunda 1976 yılında 19 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.
Cezaevinde bulunduğu yıllarda da sinemayı bırakmadı. Senaryosunu yazdığı Sürü ve Düşman, onun yokluğunda çekildi ve uluslararası festivallerde ödüller kazandı.
Firar, sürgün ve Altın Palmiye
12 Eylül 1980 darbesinin ardından, 1981 yılında izinli olarak çıktığı cezaevine geri dönmeyen Yılmaz Güney, yurt dışına firar etti. Fransa’ya yerleşen Güney, cezaevinde yazdığı senaryoyu kurgulayarak Yol filmini tamamladı.
Film, 1982 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazandı. Bu ödül, Türkiye’den bu ödülü alan ilk film olarak tarihe geçti. Ancak film, Türkiye’de yıllarca yasaklı kaldı.
Kürt kimliği, politik duruş ve son film
Sürgün yıllarında Kürt kimliğini ve politik söylemini daha açık şekilde ifade eden Güney, Paris Kürt Enstitüsü’nün kurucuları arasında yer aldı. Son filmi Duvar, cezaevlerindeki çocukların yaşadığı şiddeti konu aldı ve onun sinemasındaki sertliğin doruk noktası oldu.
Ölümü ve ardında kalan miras
Yılmaz Güney, 9 Eylül 1984’te Paris’te mide kanseri nedeniyle 47 yaşında hayatını kaybetti. Père Lachaise Mezarlığı’na defnedildi. Hayatı boyunca 114 filmde oyuncu, 26 filmde yönetmen, 15 filmde yapımcı ve 64 filmde senarist olarak yer aldı.
Bugün Yılmaz Güney; bir yandan dünya çapında saygı gören bir sinema ustası, diğer yandan şiddet, cinayet ve baskıyla anılan tartışmalı bir figür olarak anılıyor. Sevenleri için o, ezilenlerin sesi; eleştirenleri için ise dehasıyla karanlık yönlerini birlikte taşıyan çelişkili bir karakter.
Haber Merkezi

