Toplumlar kendilerine hizmet sunumunu gerçekleştirecek, dini, sosyal, siyasi, askeri, ticari, sanayi, ekonomik, kültürel, yurtsal ve bölgesel ile evrensel tutum, davranış, gelişme değişmelerin önceden sezinlenmesi ve de takip edilmesi için birilerini kendilerine yönetici seçerler ya da seçilenler birilerini merkezi otoritenin iş ve işlemlerini kendi alanında yerine getirmesi için atama yaparlar. Üst kademelerdeki yöneten ile alt birimlerdeki yöneticilere amir, amirlerin emrinde yine yönetsel işlevi yerine getirmekle üstlerine karşı sorumlu olanlara da memur denildiğini hepimiz bilmekteyiz.

Genç Cumhuriyetimizin ilk ve orta yıllarında kullandığımız tabirle amirlerin çoğulu ümera, memurların da çoğulu memurin olarak ifade edilmekteydi. Dilimizin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması çalışması çerçevesinde pek çok tanım tedavülden kardırıldı ve öz Türkçemize dönülmeye çalışıldı. Bu gelişmeler sevindirici olmakla birlikte uydurukça, kaydurukça, kıydurukça ve sızdırıkça kelime ile tanımlar da sokuşturularak güzel Türkçemizin içine edilmeye çalışıldığını da anımsamak gerekir. Günaydın’a tamam ama Bonjur’a, Peder’e hayır ama Father’e ne demeli?

Memur alımı koşulları ile memurların davranış, çalışma, mesai, tatil, ödenek, harcırah suç ve ceza vb. sosyal hak ile uyulması gereken hükümleri içeren kurallara da muhâkemât, yani günümüzde 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu olarak bilenmektedir. Tekaüt oluncaya kadar bu yasaya tabi olduğum için birçok defa okuma ihtiyacı hissetmişimdir.

Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı olduğu için, memur alımlarında ile yetiştirilmesi ve çalıştırılmasında her toplumun katı ve yarı katı veya yarı ve tam esnek ya da laçkalaşmış kuralları vardı. İlelebet yaşamak, toplumunda birlik ve beraberliği sağlamak ve de dünyaya barış, huzur ve sükûneti getirmek isteyen toplumlar sağlıklı kurallar koyup, herkesin uymasını özen gösterirler. Bu bağlamda bireyleri ve özellikle memur olabilecekleri özel eğitime tabi tutmaktadırlar. Hunlarda, Göktürklerde, Türk-İslam Devletlerinde, Selçuklularda, Anadolu Türk Beyliklerinde, Osmanlılarda ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bu özellik ve güzelliğimizi yaşantı ve kaynaklardan öğrenmekteyiz. Devletin malı deniz, yemeyen domuz….değil idi.

İnsanlığın kurtuluşu için görevlendirilen son Nebi Muhammet Mustafa (sav) Medine’de kurulan İslam Devleti’nin yöneticisi olarak tüm devlet işlerinde hükümet olma ve yönetim tarihindeki en güzel örneğini sergilemiştir. Arap yarımadasındaki geniş bir bölge Medine merkezi yönetimine doğrudan tabi olunca son Nebi, halkın iş ve sorunlarıyla ilgilenmek üzere birçok vali ve zekât tahsildarı ile hâkim tayin atayarak ülkenin değişik yerlerine gönderdi.

O’nun atayacağı kamu görevlilerinde aradığı bir takım genel özellikler şunlardı: O bölgenin önceki yöneticisi veya orada ikamet eden biri olması; dürüst olması; sağlam karakterli, güzel ahlaklı olması; Müslüman olmakla beraber yöneticiliğe ehil (ehliyetli-yeterli) bulunması.

Memurların atanmasında toplumdaki mevkiine bakılmadığı gibi kabile ve kavimleri de asla ve asla dikkate alınmazdı. Bir Arabın, Arap olduğu için tercih edildiği asla görülmemiştir. Bireyler ancak ehil olmalarıyla sorumluluk makamlarına getirilmişlerdir. Örneğin; Bahreyn İslam Devleti’nin idaresi altına girince o bölgenin Müslüman olan hükümdarını, tecrübesi nedeniyle yönetimde tuttu İslam Peygamberi. Perslerin Yemen’deki son valisi Bâzân ve tebaası da Müslüman olunca, Son Nebi; yönetim ve hükümet işlerindeki deneyiminden dolayı Bâzân’ı bu görevde bırakmıştı.

Son Resul’ün atadığı memurlar, sorumlu oldukları bölgelerde etkili bir yönetim sürdürdüler; zekât ve vergileri topladılar; anlaşmazlıkları çözümlediler; İslam Dini’ni tebliğ etmekle birlikte diğer memurların da ahlak, terbiye ve davranışlarından da sorumluydular.

“İdareciyken halktan biriymiş gibi hareket eden, halk içindeyken de idareciymiş gibi saygı gösterilen kimseleri memur tayin edeceğim” diyen adaletiyle ünlü Hz. Ömer ile İ. Mahmut Kemal İnal’ın “İş başında olanın, olmasa aklı baş da; İş açar başlara, eyler de belâyı davet.” Mısralarına katılacağınızı düşünüyorum.