İnsanların hayatlarını süsleyen resimler vardır. Baktıklarında hayallere kapılan…                                                                                                           Başak da hayallerini çizdiği resimler ile buluşturuyor. Her resme aklındaki kişiden bir parça konduruyor. Hayallerinin merkezinden, kalbindeki kişiyi geçiriyor. Onun tek derdi gittiği her yere bir resim bırakmak. Kalbindeki kişinin görme umuduyla gittiği her şehre, geçtiği her yolda, girdiği her sokağa etrafında ne görüyorsa çizip orada bırakıyor Başak. Sadece Başak’ın kalemini tanıyan bilir. Her resmin bir köşesine gizlenmiş “K” harfi vardır.  Onun için anlamı derindi. Zaten her noktaya bir resim bırakmasının sebebi de işte bu harfti. Beş sene önce, yirmi yaşındayken bir sevgilisi vardı Başak’ın. Gözünden bile sakındığı, uğruna ne isterse vazgeçeceği…  Sevgilisi bir sebep sunup terk etmişti.

- “Ya her dakika çizdiğin şu aptal resimleri bırakırsın, ya da bu iş biter. Artık çizgilerini dahi ezberledim, oturup iki çift laf edemiyoruz. Kahve içmeye gidiyoruz, kahveyi içmeden resmini çiziyorsun sonra soğutuyorsun. “

-“Ben soğuk seviyorum.”

-“Senin bu saflığına hayran olduğum kadar resim çizme huyundan da bir o kadar nefret ediyorum. Yeter artık. Yeter!”

-“Nesi batıyor sana Koray. Resim bölümü okuduğum için çizmiyorum ben o resimleri. İçimden geldiği için yapıyorum.”

-“Bir insanın içinden her dakika gelmesini ve akla gelebilecek her şeyi çizmesini normal karşılayamam.”

-“Ne demek istiyorsun sen bana?”

-“Doktora gitmen gerekiyor. Artık düşüncelerinden şüphe ediyorum Başak. Sürekli hayal dünyasındasın. Gerçeklere dön biraz. Hayat senin o renkli kalemlerinle yarattığın dünya kadar neşeli değil.”

-“Peki ya karakalem çizimlerim?”

-“Onlar kadar da karamsar değil.”

-“Neden her şeyden şikâyetçisin Koray.”

-“Bak anlamıyorsun. Bir psikoloğa gitmemizde fayda var. Bu kadarı normal değil. Ben yirmi iki yaşıma geldim ilk kez sende görüyorum bu durumu. Yolunda gitmeyen şeyler var. Son zamanlarda bakışların bile değişti. Benimle konuşurken ağaca bakıyorsun sonra dalıp gidiyorsun.”

-“ Evet, çünkü zihnimde canlandırarak çiziyorum.”

-“Ah… Başak.”

-“Koray doktora gitmeyeceğim. Ben iyiyim.”

-“Değilsin.”

-“İyiyim, gitmeyeceğim. Bu konu burada kapansın.”

-“ Ben sen bu durumdayken devam edemem.”

-“ Ne var benim durumumda ya? Seni anlayamıyorum. Hayallerim için beni terk mi ediyorsun?”

-“ Hayallerin için değil, geleceğin için endişeleniyorum.”

-“Git Koray!”

      Son konuşmaları ikisi içinde acıydı. Birbirlerini çok sevmelerine rağmen araya giren endişeler yüzünden her şey bitmişti. O bitişin tarihi: 2 Ekim 2014… Başak o günden sonra dolaştıkları Beyoğlu sokaklarını terk edip memleketine, Malatya’ya döndü. Günlerce odasından çıkmadı. Odasına çizmediği nokta kalmamıştı. Koray’ın “Hayat senin o renkli kalemlerinle yarattığın dünya kadar neşeli değil.” Cümlesinden sonra bir daha renkli kalemleri eline almadı. Çizdiği her resim siyah beyazdı…

Aylar geçti o hala odasındaydı. Babasının her gün : “Hadi güzelim gel dükkâna gidelim biraz hava alırsın.” Israrlarını kabul edip bir hafta marangoz dükkânına gidip geldi. Değişen bir şey olmadı. Orada da babasının ahşap malzemelerden sehpaları, sandalyeleri çiziyordu. Bir noktasına “K” harfini yerleştiriyordu. Koray artık onun için ulaşılamaz hale gelmişti.

Beyoğlu’ndan ayrıları üç ay olmuştu. Okuluna epeyce ara vermişti. Artık dönüp derslerini toparlaması gerekecekti fakat o büyük şehre İstanbul’a bir daha nasıl gidebilirdi. Hele Beyoğlu’nda çocukluk arkadaşı Elif ile birlikte kaldığı eve nasıl dönebilirdi. Beyoğlu’nun sokaklarında çizdiği noktalar, o noktalara Koray’ı bıraktığı memnuniyetsizlikler vardı. Ayrılıktan sonra geçebilir miydi aynı yollardan?

Annesinin ev hanımı olmasıyla birlikte her an evde Başak’ın başında “Artık okuluna dön.” Sitemlerinden sıkılıp eşyalarını toplamaya başlamıştı yavaş yavaş. Koray’ın bu süre zarfında hiç arayıp sormamasını artık unutup kendini toparlamanın vaktiydi. Eşyalarını alıp, otobüse bindi. Annesi Rukiye Hanım’a ve babası Enver Bey’e geride bıraktığı tek şey otobüsün puslu camından yüzündeki çaresizlikle salladığı eliydi, arda kalan hüzünlü bir veda…

Beyoğlu İstiklal Mahallesi dar geliyordu şimdi Başak’a. Evden çıktığı ilk gün İbn-i Sina sokağından geçerken gördüğü Süleymaniye Cami’yle göz göze geldiğinde bir anısı canlandı gözünde. Cami minaresini gökdelen yapıp, yanına da çocukken çizilen tek katlı evi kondurmuştu. Resmin altında bir not; “Büyük ve küçük, imkânlar ve imkânsızlıklar, varlık ile yokluk… Yan yana, ne acı…”  Küçük evin çatısının bir çizgisi, uzunluğunun bir çizgisi ve eninin bir çizgisi belirgindi. Oradan çıkan harf yine “K” di.

Kendini değiştiremeyeceğinden emindi. Okulun devam edip hiçbir dersinde sorun yaşamadan bitirip mezun oldu. Koray hayatından gideli beş yıl olmuştu. Ama Başak için hala dün gibiydi. Beş yılın ardından anıları daha fazla aklına gelmeye başladı. Kapkara olan bu dünyası resimlerinde de birebirdi. Önceden bastırmadan çizdiği gri karakalemleri, şimdi kalın çizgilerden oluşan kömür resimlerdi. Ağaçlar siyah, kuşlar siyah, insanlar siyah…

Ayrılmadan önce Koray’da Beyoğlu’nda oturuyordu. Ama Başak Malatya’dan döndüğü günden beri bir kere bile görmemişti. Ne arayan vardı, ne de soran. Gurur denen illet de Başak’ın peşini bırakmadığından eli telefona asla gitmedi, adını da sadece kendi içine attı. Acısından ev arkadaşı Elif’e bile bahsetmedi. Her konuşmalarında Elif istediğini alamıyordu.

-“Arkadaşım aylardır yüzünde bir gülümseme dahi göremiyorum. Koray ile bir ilgisi ilgisi yok değil mi?”

-“Hayır, Elif ben iyiyim. Koray’ı unuttum. Bir daha görmek bile istemiyorum. Bir daha ismini bu evde geçirmeyelim.”

Öyle çok istiyordu ki bir kez arasa koşa koşa giderdi. Bir gün akşamüzeri hava kararmaya başladığında okuldan eve dönüyordu. Mezarlığın önünden geçerken kapısının açık olduğunu fark etti. Kapıdan bakınca en önde gözüne çarpan mezarın üzerinde dikili bir gül gördü. Adımını eve giden yöne değil, mezarlığın kapısına doğru attı. Hızlı adımlarla içeriye girdi. Resim çantasını yere koydu. Dizlerinin üzerine çöküp gülü kokladı. Yeni ölen birinin mezarıydı bu. Henüz mezar taşı yapılmamış sadece başucunda küçük bir tahta vardı. Ve üzerinde küçük yaklaşılmadan okunamayacak yazılar.

Buram buram kokuyordu gül. Defalarca içine çekti o kokuyu. Yıllardır yüzünde oluşmayan o gülümseme o an oluştu. Ama tuhaftı. Mutluluktan değildi sanki. Acı bir gülümseyişin belirtisiydi. Çantasından kâğıdını ve kurşun kalemini çıkarttı. İlk önce mezarı çizmeye başladı. Ardından sıra güle geldi. Defalarca uğraştı o gülü bir türlü çizemedi. Her çeşit resmi yapan Başak ilk kez basit bir gül resmi çizemiyordu. Kendine kızmaya başladı. Çizip çizip, kâğıtları buruşturup attı. Simsiyah toprak uzaktan bakıldığın beyaz kâğıtların arasında kalmıştı. O an bir garip hissediyordu kendini. Sanki kalemini biri tutuyor ve ondan bağımsız farklı yerlere çekiyor. İstediği resim de bir türlü ortaya çıkamıyor…

Elini kalbine koydu. Nefesi daralır gibi oldu. Kötü şeyler olacak gibiydi. Yolundan gitmeyen bir şeyler vardı. Hissediyordu. En son tam benzemese de gülü andıracak bir görüntü çıkmıştı ortaya. Kâğıdı kenara koydu. Ölen kişinin ismini merak etti. Yaklaştı başucuna. Gözleri yazılar ile temas kurduğunda donup kaldı. Göz kapakları kapanmıyordu. Yüzünün rengi buruşturup attığı kâğıtların rengine dönüyordu. Tahtada yazan yazı:

Koray Güner

D.T. 27.03.1991

Ö.T.2.10.2019

Ruhuna Fatiha

Ayrı geçirdikleri beş yılın ardından ilk görüşmelerinde demek ki biri nefessiz olacakmış. Hem de ayrıldıkları günün tarihinde iki Ekim aynı gün ölmesi de bir hançerdi Başak için. Eliyle toprağı sıktı. Avuna aldığı toprakla gözyaşlarını sildi. Kâğıdı eline aldı. Yine Koray’ın “Hayat senin o renkli kalemlerinle yarattığın dünya kadar neşeli değil.” Cümlesi geldi. Evet, şimdi hak veriyordu ona. Hayat renkli ve neşeli değildi. Bir resim kâğıdı alıp bir mezar ve üzerine solmuş bir gül çizer. Bu defa gülü benzetir. Demek ki resmi çizememesinin sebebi ölen kişinin henüz sevdiği adam olduğunu bilmemesidir. Resmi bitirip kalemi ileriye fırlatır. Hıçkırıklar içinde:

-“ Benim renkli kalemlerimi kötülediğin gün onları çıkarttım hayatımdan. Sadece kurşun kalem gezdirdim yanımda. Bak şimdi senin mezarında duran gülün rengini veremeyeceğim çizdiğim güle.”

Resim çantasından maket bıçağını çıkartıp sol bileğini bir çizik atar. Akan damlayla çizdiği gülü boyar. Solmuş gül olan resmin altına: “ Sen açan bir gül, bense solan. Ne kaldı bizden geriye kalan? Bak gördün mü? Yine kağıt parçası Dünya’ya kalan.”

Kalemi elinden bırakır. Açmış gülü, kanlı resmi Koray’ın mezarına koyar. Solmuş gülü de kendi üzerine koyup Mezarın yanına yatar. Diğer bileğini de keser. Kanayan teni ve kanayan gülleri, ve yine asla bırakmadığı resimleriyle Dünya’ya veda eder. 

***

Bu hafta da Başak'ın hikayesiyle tanıştırmak istedim sizleri. Kendi dünyamızdan çıkıp farklı hayatlara dalmak, onların hayalleriyle yürümek ruha iyi geliyor diye düşünüyorum.

Ruhunuza daha çok dokunabilmek dileğiyle...

 

Hande Balcan

hbalcan918@gmail.com