Bir trafik kazası düşünün. Sac eğiliyor, tampon kırılıyor, araçta hasar oluşuyor. Normal şartlarda sigortanın, tutanağın, hukukun ve gerektiğinde mahkemenin konusu olması gereken bir mesele… Fakat Adana’da yaşanan olayda, iddialara göre maddi hasarla başlayan anlaşmazlık aylar boyunca büyüyen bir husumete dönüştü ve sonunda bir insan hayatını kaybetti.
46 yaşındaki Yaşar Akman, sekiz çocuk babasıydı. Beş ay önce yaşanan bir trafik kazasının ardından taraflar arasında araç hasarının karşılanması konusunda anlaşmazlık çıktığı belirtiliyor. Aradan geçen zaman öfkeyi dindirmedi. Tam tersine, iddialara göre hesaplaşma duygusu büyüdü ve 15 Eylül günü sokak ortasında silah konuştu.
Şimdi geriye bakıldığında insanın aklına ister istemez aynı soru geliyor: Bir otomobilin hasarı, bir insanın hayatından nasıl daha değerli hale gelebildi?
Belki de asıl üzerinde durmamız gereken nokta tam olarak burada başlıyor.
Trafikte yaşanan küçük tartışmaların bile dakikalar içinde yumruklu, bıçaklı ya da silahlı kavgalara dönüşmesine artık şaşırmaz hale geldik. Bir korna sesi, yol verme meselesi, park yeri tartışması ya da basit bir maddi zarar… Normalde birkaç cümleyle, tutanakla veya hukuk yoluyla çözülebilecek meseleler kimi zaman insanların hayatını altüst eden olaylara dönüşüyor.
Oysa öfkenin en tehlikeli tarafı, insanı birkaç saniyede yıllarca sürecek sonuçların içine sürüklemesidir.
Bu olayda cinayet şüphelisi olarak tutuklanan M.B.’nin emniyette, “Korkutmak için ayağına sıkmak istedim. Öldürme amacım yoktu” şeklinde ifade verdiği aktarılıyor. Belki de bu cümle, silahın olduğu yerde “sadece korkutmak” diye güvenli bir seçeneğin bulunmadığını bir kez daha gösteriyor. Tetik çekildiği anda merminin nereye gideceğini, kime isabet edeceğini ve geride nasıl bir yıkım bırakacağını kontrol etmek her zaman mümkün değil.
Bir taraf artık mezarda.
Diğer tarafta ise tutuklanan insanlar ve devam eden bir yargı süreci var.
Geride kalan sekiz çocuk içinse bütün bu tartışmaların, araç hasarının ya da beş ay önce kimin haklı kimin haksız olduğunun artık hiçbir anlamı yok. Onların hayatında bundan sonra babalarının eksikliği olacak.
Polisin cinayeti aydınlatmak için 50 farklı güvenlik kamerasından yaklaşık 400 saatlik görüntüyü incelemesi de olayın başka bir yönünü gösteriyor. Bir anlık ya da yıllarca biriktirilmiş öfkenin sonunda yalnızca mağdurun ailesi değil, onlarca polis, savcı, hâkim, sağlık çalışanı ve koca bir adalet sistemi devreye giriyor. Yani şiddetin bedelini yalnızca olayın tarafları değil, toplumun tamamı ödüyor.
Belki bugün yeniden hatırlamamız gereken şey çok basit:
Her tartışmanın kazanılması gerekmez.
Her hakaretin karşılığı verilmek zorunda değildir.
Her maddi zararın hesabı sokakta sorulmaz.
Bazen geri çekilmek korkaklık değil, bir hayat kurtaracak kadar büyük bir sağduyudur.
Çünkü otomobil tamir edilir. Kırılan tampon değiştirilir. Maddi zarar para ile telafi edilir. Mahkemeler anlaşmazlıkları çözmek için vardır.
Ama kaybedilen bir hayatın servisi yoktur.
Ölen geri gelmez.
Sekiz çocuğun babası geri gelmez.
Ve bir trafik kazasıyla başlayan öfke, sonunda iki tarafın da hayatını geri dönüşü olmayan biçimde değiştirebilir.
Adana'daki olayın bize bıraktığı en acı ders belki de budur: İnsan bazen öfkesini yenemediğinde karşısındakini değil, kendi hayatını da kaybeder.