Bahar geliyor, etrafta bin bir türlü şarkı kol geziyor. Viral yorgunlukları görmezden gelip iç huzura odaklanmak en güzeli. Toprak, gökyüzünden gebe kalmış. Nur topu gibi bir yeşillik doğurmuş. Şimdi o çocuğun saçlarına sakalar, floryalar, isketeler yuva kuruyor. Paraymış pulmuş, at bir kenara. Şu enfes manzarayı duyumsayabildiğin kadar insansın. Nazım’dan bir şiir seç, dudaklarında üfleyerek dere başlarına çık. Cem Karaca’dan bir Anadolu güzellemesi, tüttüre tüttüre ormanların kalbine git. Doğa epey verimkar. Hani ne der Yaşar Kemal: “Adam eksen bitecek bu topraklar…” Ne doğru demiş, adam eksen biter yani.

Evin vardı bir ev daha aldın, arabanı satıp daha üst modeline geçtin, bilmem kaçıncı arsanın tapusu için noterdesin. Zenginlik mi? İki yeşil sürgünün verdiği tadı verecek bir zenginlik icat olmadı dünyada. Bırak allasen tarlayı tapanı. İki adım ötende nar bülbülleri ötüyor. Hepimiz tabiat anadan varlıklıyız. Arılar bile bize çalışıyor. Ancak biz onların değerini bilemiyoruz. Dünyada bal tüketiminde ilk sıralarda yer alan cennet vatanım, arı korkusunda da dünyada başlarda. Sahi arı neden sevilmez ki? Namussuzluk mu eder, haram lokma mı yer, rüşvet mi alır, rant mı sağlar, küfürbaz mıdır?..

Yaşamın mucizesini merak eden, arı beslesin. Balı, poleni, arı sütü, arı ekmeği, propolisi, mumu derken harika bir düzeni sembolü o. Ona bile zulmedip kimyasallarla “verimini” katlatmaya çalışıyoruz. Arı, otonom bir yapı içinde kendi dünyasını oturtmuştur. Monarşik düzen içinde tüm bireyler mutludur ve çark alışılageldik bir biçimde turunu tamamlar. Bu turu yarıda kesen, çarkı parçalayan güç; insan elidir. Elbette çeşitli yöntemlerle arıyı rahatlatmak, kolay şekilde bal üretmesini sağlamasına yardımcı olmak gerekir ancak bu kimyevi maddelerle tıka basa dolu plastik şişelerle olacak iş değildir.

Sesinde Trakya neşesi tüten Soner Güner de böyle söyler. Kekik suyu, okaliptüs, defne, sedir katranı… Hepsi doğanın hediyesi. Arı? O da öyle. O zaman neden iki “doğal”ı sentezlemek varken doğalı “yapay” ile öldürmeye çalışırız ki? Bunun adına sözlüklerde “hırs” deniyor. Daha çok kazanmak, daha fazla üretmek, daha zengin olmak… Nedenler üç aşağı beş yukarı bu şekilde. Oysa bu topraklar öyle verimli, öyle bereketlidir ki hani adam eksen biter. Azığımız herkese yeter, bereket herkesi doyurur. Birileri daha fazla hatta en fazla zengin olmak istedikleri için bu hale düşmüşüz. Bölüşülecek bir lokma ekmekse bölüşürüz, paylaşımcılık bu toprağın kökünde gizli bir hazinedir, bulabilene aşk olsun. Aşk olsun ki görsün damarlarında gezinen dostluk cevherini.

“Balda kalıntı bırakmaz.” Koca bir kahkaha! Küresel güçlerin ürünü olan GDO da insanda kalıntı bırakmaz denilerek dünya üreticilerinin ellerine tutuşturuldu, sonuçta hiç sigara içmediği halde akciğer kanseri olan veya türlü rahatsızlıklarla boğuşan insanlar ortaya çıktı. Onlara sorsanız bu insanları da uzaylılar yeryüzüne atıp kaçmıştır. Etken madde: “Ben sadece varroayı öldüreyim, bala ve polene bulaşmayayım.” diyecek kabiliyette değil. Bal, tam anlamıyla doğanın harika bir hediyesi. Bırakalım da doğanın bize verdiği şekliyle kalsın. O, bizim için en güzelini düşünmüştür zaten. Yemeğe tuz katar gibi arıların üzerine ilaç atıyoruz, prospektüste yazan “Kalıntı bırakmaz.” ifadesinin arkasına sığınıyoruz.

Bulaşır, yaşamın tatlı ve acı anları gibi o da bulaşır. Vicdan muhasebesi yapan insanlar, gelecek kuşaklara aydınlık bir dünya bırakmaya niyetli olan insanlar artık bu yollara başvurmuyor. Hem pahalı hem de zehir saçan ürünlerden uzak duruyor ki hem cebi hem vicdanı rahat etsin. Soner Güner, arıcılık dünyasına bir güneş güzellemesinde doğarak düşüncelerini aktarıyor. İçimden Orhan Veli

dinlemek geçiyor. Mevsim bahar, bademler yine aldandı, nisanda yağan kırağı olsun, gönlümüze kırağı düşmesin de varsın bahar olsun. Doğaya güvenen soluklara binlerce kez selam!..